Şirketlerde Sıklıkla Görülen Beyaz Yaka Suçları

Son zamanlarda sıklıkla vakıa olarak gündeme geldiği üzere şirket çalışanlarının ekonomik çıkar sağlama saikıyla işledikleri suçlarda artış meydana gelmektedir. İç denetim mekanizmasının daha da yaygınlaşması ile tespit edilen suçların nitelendirilmesi ve farkındalık yaratılması da bu noktada önem arz etmektedir. İşbu bilgi notu ile Türk Ceza Kanunu’nda tanımlanan kriterler gözetilerek başlıca beyaz yaka suçları inceleme konusu yapılacaktır.

  1. HIRSIZLIK (141)

Basit tabiriyle hırsızlık “Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malın, bir kişi tarafından kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alınması”dır. Şirket işleyişi düşünüldüğünde Adet veya tahsis veya kullanımları gereği açıkta bırakılmış eşya hakkında” ya da “Bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle” hırsızlık yapılması halinde bu durumların ağırlaştırıcı neden olduğu ayrıca belirtilmelidir.

İşbu son ağırlaştırıcı husus aynı zamanda dolandırıcılık suçunda da yer almakta olup; dolandırıcılık ile hırsızlık arasındaki niteleme farkı da önem arz etmektedir. Zira Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 17.12.2015 tarihli ve 18351/32352 sayılı ilamında da belirtildiği üzere;

“Failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte bir takım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, fiille olan ilişkisi, mağdurun durumu, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır.

Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçu, TCK’nın 158/1-f maddesinde düzenlenmiştir. Maddenin gerekçesinde de; “Dolandırıcılık suçunun, bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle işlenmesi de, birinci fıkranın (f) bendinde bu suçun bir nitelikli unsuru olarak kabul edilmiştir. Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının, özellikle bu kurum ve kuruluşları temsil edenlerin, kurum ve kuruluşları adına hareket eden kişilerin, başkalarını kolaylıkla aldatabilmeleri bir güven kurumu olan bu kuruma güvenin sarsılması bu kurumların araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçunu, nitelikli hâl saymıştır.

Bilişim sisteminin aldatılmasından söz edilemeyeceği için, ancak bu sistemin araç olarak kullanılarak bir insanın aldatılması yani dolandırılması halinde bu bendin uygulanması mümkündür. Aksi halde yani sisteme girilerek bir kişi aldatılmayıp sistemden yararlanılarak çıkar sağlanmışsa bilişim suçu veya bilişim sistemi kullanılmak suretiyle hırsızlık suçunun oluşması söz konusu olacaktır.”

  1. GÜVENİ KÖTÜYE KULLANMA (155)

Güveni kötüye kullanma suçu; şirket kapsamında kendisine tanınan bir yetki kapsamında belirli hareket alanları bulan kişilerin işbu yetkileri kötüye kullanarak işledikleri suç için tanımlanmaktadır. Kanundaki tanımı uyarınca da “Başkasına ait olup da,  -muhafaza etmek veya- belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyetliği kendisine devredilmiş olan mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunan veya bu devir olgusunu inkâr eden kişi, şikâyet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis ve adli para cezası ile cezalandırılır. Suçun, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi halinde, bir yıldan yedi yıla kadar hapis ve üçbin güne kadar adli para cezasına hükmolunur.”

Güveni kötüye kullanma suçu, TCK’nın malvarlığına karşı suçlar bölümünde düzenlenen ancak niteliği itibariyle mülkiyet ve zilyetlik hakkı ile birlikte güven ilişkisini de koruyan, bu yönüyle diğer malvarlığına karşı işlenen suçlardan ayrılan, suçun oluşabilmesi için mağdurun malvarlığında herhangi bir eksilme şartının da aranmadığı özel nitelikte bir suçtur.

Güveni kötüye kullanma suçu ile korunan hukuki değer; mülkiyet, zilyetlik ve taraflar arasında oluşan güven ilişkisidir. Bu suçun, malvarlığına karşı işlenen ve benzer diğer suçlardan farkı ve ayırt edici özelliği; mağdur ile failin suçtan önce var olan kişisel ilişkileridir. 

İşbu suç ile alakalı uygulamada yaşanan en büyük sorun; fiilin suç mu yoksa hukuk mahkemelerinde çözülmesi gereken bir işlem mi olduğunun ayrımında yaşanmaktadır. Yüksek Mahkeme ilamlarından devam etmek gerekirse;

“…Kömür satıcılığı yapan sanığın, kömür getirmek için müştekiden 10 milyon lira aldığı, işlerinin bozulması nedeniyle kömür getiremediği gibi mezkur parayı müştekiye iade etmediği, olayda itimadı suiistimal suçunun unsurları oluşmadığından, fiil, hukuki ihtilaf kapsamında kalır…” (Yargıtay 11. Ceza Dairesi, 14.06.2004 tarihli ve 7249/5185 sayılı kararı)

“…Güveni kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için; failin bir malın zilyedi olması, malın iade edilmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere faile rızayla tevdi ve teslim edilmesi, failin kendisine verilen malı, veriliş gayesinin dışında, zilyedi olduğu malda malikmiş gibi satması, rehnetmesi tüketmesi, değiştirmesi veya bozması ve benzeri şekillerde tasarrufta bulunması ya da devir olgusunu inkar etmesi şeklinde, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir.

Somut olayda; sanığın, müştekiye ait lokantada aşçı olarak çalıştığı, müştekinin, mal aldığı kasaba ödeme yapması için bankamatik kartını sanığa teslim ettiği, sanığın bankamatik kartı ile çekmiş olduğu 1.000 TL parayı ve iş yerine ait motosikleti alarak kaçtığı anlaşılmakla, atılı suçun sübut bulduğuna yönelik kabul ve uygulamada bir isabetsizlik görülmemiştir” (Yargıtay 15. Ceza Dairesi, 22.04.2014 tarihli, 2012/15652E. ve 2014/7874K. sayılı kararı)

İlk kararda görüldüğü üzere, taraflar arasında en başından itibaren ticari sebeplerle oluşan bir ilişki söz konusudur. Başlangıçta oluşan ve güven ilişkisine dayanan bir ilişkiden ziyade, mal-alım satımından kaynaklanan bir ihtilaf söz konusu olduğundan, maddi olay hukuki ihtilaf sınırında kalmaktadır. İkinci kararda ise, başlangıçta güven ilişkisine dayalı olarak kurulan bir işçi-işveren ilişkisi söz konusudur. Sonrasında ise, işçinin başlangıçtaki güveni suistimal ederek kendisine menfaat sağlaması söz konusu olduğundan ve aradaki ilişki hukuki boyutu aşan bir hal aldığından, güveni kötüye kullanma suçu sübut bulmuştur.

Savcılık aşamasında işbu suç ile Dolandırıcılık suçu arasında niteleme sorununun olduğu görülmektedir. Belirtmek gerekir ki; Dolandırıcılık suçu, mağdurun özgür iradesinin hileyle aldatılarak malın elinden alınması halinde oluşur. Dolandırıcılık suçunun tamamlanabilmesi için failin “haksız bir çıkar” sağlaması şarttır. Dolandırıcılık suçu işleyen fail başından beri suç kastıyla hareket etmektedir. Güveni kötüye kullanma suçu ise; mağdurun özgür iradesiyle faile teslim ettiği mal üzerinde gerçekleşir. Failin haksız bir çıkar sağlaması şart olmayıp, zilyetliğin devri amacına aykırı kullanım veya devir olgusunun inkâr edilmesi suçun işlenmesi için yeterlidir.

Söz konusu suç hakkındaki bilgilendirmeyi; Yüksek Mahkeme’nin güveni kötüye kullanma olarak kabul ettiği bazı örneklerden bahsederek sonlandırmak yararlı olacaktır;

  • İmzaya yetkili yönetim kurulu üyesi ile fabrika müdürünün, ticari faaliyet gereği olmaksızın 12 adet bono ve bir adet çeki imzalayarak şirket yönetim kurulu başkanı ve üçüncü bir kişiye vermesini, bunların da bonoları teminat göstererek bankadan başka bir şirket adına kredi almalarını ve çek bedelini tahsil ederek özel işlerinde kullanmaları. (Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun, 16.11.1987 tarih ve 9-387/548 sayılı Kararı)
  • Sipariş veren fırın yahut lokantalara un teslim etmek, bedelini tahsil ederek fatura düzenlemek ve tahsil ettiği para ve çeki şirket muhasebesine vermekle yetkili ve görevli olan anonim şirket satış mümessilinin değişik günlerde, birçok firma ve şahıslara peşin satış yaparak parayı alıp fatura düzenlediği halde, fatura suretlerini veresiye satılmış gibi kayıt koymak suretiyle tahsil ettiği parayı şirket kasasına intikal ettirmeyerek mal edinmesi,  (Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun, 03.04.1989 tarih ve 9-64/126 sayılı Kararı)
  • Satılan malın bedelinin şirket hesabına tahsil edilip şirket kasasına yatırılmaması, (Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun, 24.11.1951 tarih ve 111/115 sayılı Kararı)
  • Şirkette sekreter olarak çalışan ve işyerinin çek, senet ve paralarını kasada muhafaza ile görevli bulunan kişinin, değişik zamanlarda şirkete ait çeki kendi yararına kullanmak ve gene şirkete ait parayı bir başka şahsa vererek bir süre kullandırmak şeklinde gerçekleşen eylemi, (Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin, 18.06.1993 tarih 2006/2006 sayılı Kararı)
  • İşveren vekili sıfatıyla tam yetkili olan anonim şirketin teşhir ve satış mağazası şefinin, yaptığı satışlar karşılığı düzenlediği tediye makbuzlarını muhasebe kayıtlarına işlemeyerek kendi zimmetine geçirmesini (Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin, 04.07.1988 tarih ve 1370/6419 sayılı Kararı) 
  • DOLANDIRICILIK (157)

“Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlanması” dolandırıcılığın kanuni tanımıdır. Güveni kötüye kullanma suçu ile çok iç içe geçmiş bir suç olan dolandırıcılık özellikle şirketler bünyesinde sıklıkla görülmektedir.

Dolandırıcılık suçunun maddi unsuru üç alt unsurdan oluşur. Bunlar; failin, hileli bir davranışta bulunması, bunun sonucunda mağdurun aldatılmış olması ve mağdurun veya bir üçüncü kişinin zararına olarak failin kendisine veya bir üçüncü kişiye bir yarar sağlamasıdır. Yeni Türk Ceza Kanunu “hileli davranışlar” demekte, ama hileyi tanımlamamaktadır. Ancak Kanun “aldatıp” dediğinden, hileden veya hileli davranışlardan, sonuçta, bir kimseyi kendisinin veya başkasının zararına olarak “aldatma” anlaşılmaktadır. Türk Ceza Kanunu’na göre hilenin belli bir ağırlığa ulaşmış olması zorunluluğu aranmamaktadır. Somut olayda hileli davranışın karşı tarafı aldatmış olması suçun oluşması için yeterlidir; ayrıca objektif olarak bu davranışların kandırmaya elverişli olup olmadığını araştırmaya gerek yoktur.

Özellikle “Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması”  ve

“Tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında işlenmesi” olarak Kanun’da ifade edilen nitelikli haller özel olarak değerlendirilmelidir. Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin 09.04.2010 tarihli, 2009/17340 Esas ve 2010/4311 Karar sayılı ilamında da kabul edildiği üzere;

“5237 sayılı TCK’nın 158. maddesinin 1. fıkrasının ( h ) bendinde; dolandırıcılık suçunun, tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında; kooperatif yöneticilerinin kooperatifin faaliyeti kapsamında işlenmesi durumunda, nitelikli dolandırıcılık suçunun meydana geleceğini düzenlemiştir.

Şirketler ise Türk Ticaret Kanunu’na göre; kollektif, komandit, limited, anonim ve kooperatif şirketleri olarak kurulmaktadır. Yine 5237 sayılı TCK’nın 158. maddesinin 1. fıkrasının ( h ) bendinde; şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında dolandırıcılık suçunu işlemeleri nitelikli hal olarak düzenlenmiştir. Bu hükmün uygulanabilmesi için öncelikle bir şirketin olması, faalin ise o şirketin yöneticisi veya şirket adına hareket etmeye yetkili temsilcisi, şirket müdürü olması ve suçun, şirketin faaliyeti sırasında ve yine bu faaliyetle ilgili olarak İşlenmesi gerekmektedir. Fail hakkında bu hükme göre cezalandırılabilmesinin istenebilmesi için öncelikle, ticari faaliyeti olan bir şirketin bulunup bulunmadığı, şirketin kurulup tüzel kişilik kazanıp kazanmadığı, suçun işlendiği tarihte failin şirket yöneticisi veya temsilcisi olup olmadığı, işlenen fiilin ticari faaliyetle ilgisinin bulunup bulunmadığı tespit olunmalı, bu şartların varlığı halinde sanığın, 5237 sayılı TCK’nın 158/1-h maddesine göre cezalandırılması istenmelidir.

ŞİRKET YÖNETİCİSİ OLMAYIP, ŞİRKETTE ÇALIŞAN KİŞİLERİN, ŞİRKET ADINI KULLANARAK DOLANDIRICILIK SUÇUNU İŞLEMELERİ HALİNDE BU BENTTEKİ NİTELİKLİ HALDEN SÖZ EDİLEMEYECEĞİ İÇİN, ŞARTLARI VAR İSE MADDENİN DİĞER BENTLERİNDEKİ NİTELİKLİ HALLERİN VAR OLUP OLMADIĞININ ARAŞTIRILMASI ZORUNLUDUR. Bunların bulunmaması durumunda dolandırıcılık suçunun basit halini düzenleyen 5237 sayılı TCK’nın 157. maddesi uyarınca failin cezalandırılmasına karar verilmesi gerekmektedir.

Bu tanım uyarınca; şirket tarafından herhangi bir şekilde yetkili kılınmayan şahsın işlediği dolandırıcılık suçu nitelikli hali oluşturmayacaktır. Her ne kadar Yargıtay’ın bir kararında; sanığın fiilinin nitelikli hal kapsamında değerlendirilmesi için yetki saptanması amacıyla Ticaret Sicil’den belge istenmesi ya da Ana Sözleşmenin incelenmesi talep edilmiş olsa da (Yargıtay 15. Ceza Dairesi’nin 12.11.2015 tarihli, 17727/31226 sayılı ilamı) bu hususun mutlak olmadığı ve bir satış temsilcisinin de şirket adına hareket etme yetkisinin tanımlanmış olması halinde nitelikli halin oluşabileceği mütalaa edilmektedir. Yine de bu hususun uygulamada muğlak olduğunu belirtmekte fayda bulunmaktadır.

  1. RESMİ BELGEDE SAHTECİLİK (204)

Sahtecilik suçu Kanun’da belgenin Resmi ya da Özel nitelikte olması hali gözetilerek 2 farklı maddede düzenlenmiştir. Resmi belgede sahtecilik; sahte resmi belge üretilmesi veya mevcut resmi belgenin gerçeğe aykırı düzenlenmesi, gerçek bir resmi belgenin başkalarını aldatacak şekilde değiştirilmesi ya da sahte resmi belgenin kullanılması şeklinde ortaya çıkabilir. Failin mutlaka kamu görevlisi olmasına gerek yoktur.

Uygulamada çoğu zaman fail, resmi evrakta sahtecilik suçu işlemekte, bu suç ile bağlantılı olarak da insanlardan menfaat temin etmektedir. Bu durumda, fiil tek olsa bile, fail hem resmi evrakta sahtecilik suçu ile hem de nitelikli dolandırıcılık suçu ile cezalandırılmalıdır.

Son olarak belirtmek gerekir ki; özel belgede sahtecilik suçunun konusunun, emre veya hamile yazılı kambiyo senedi, emtiayı temsil eden belge, hisse senedi, tahvil veya vasiyetname olması halinde, resmi belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümler uygulanır. Ancak unsurları eksik olduğu için kambiyo senedi vasfını yitiren çek, poliçe veya bonolar, resmi evrakta sahtecilik suçunun değil, özel evrakta sahtecilik suçunun konusu olabilir.

  1. ÖZEL BELGEDE SAHTECİLİK (207)

Özel evrakta (belgede) sahtecilik, yazılı, okunabilir ve hukuki bir değere sahip özel bir belgenin sahte olarak düzenlenmesi, değiştirilmesi veya kullanılması fiilleridir. Özel evrakta sahtecilik suçu ile resmi evrakta sahtecilik suçu arasındaki en önemli fark suçun konusu olan belgenin birisinde resmi belge, diğerinde özel belge olmasıdır. Resmi belgeyi düzenleme yetkisi, kendisine görevi çerçevesinde yetki verilen kamu görevlisine aittir. Özel belge ise herkes tarafından düzenlenebilen daha çok kişiler arasındaki ilişkilerde kullanılan belgelerdir.

Bununla birlikte; Belirli bir tarzda doldurulup kullanılmak üzere kendisine teslim olunan imzalı ve kısmen veya tamamen boş bir kağıdı, verilme nedeninden farklı bir şekilde dolduran kişi, şikayet üzerine, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Yine; imzalı ve kısmen veya tamamen boş bir kağıdı hukuka aykırı olarak ele geçirip veya elde bulundurup da hukuki sonuç doğuracak şekilde dolduran kişi, belgede sahtecilik hükümlerine göre cezalandırılır. Açığa atılan imza, yani boş kağıda atılan imza tek başına belgeyi “özel belge” yapmaz.  Çünkü, henüz içeriği olmayan bir evrak “özel belge” niteliği kazanmaz. Kanun koyucu boş kağıda atılan imzanın kötüye kullanılması halinde “açığa imzanın kötüye kullanılması suçu” (TCK md. 209) ile cezalandırılmasını öngörmüştür.

Her iki sahtecilik suçu (resmi veya özel), genelde bir dolandırıcılık ya da başka bir suçta kullanılacak belge için işlenmekte olup, Kanun uyarınca Sahte resmi veya özel belgenin bir başka suçun işlenmesi sırasında kullanılması halinde, hem sahtecilik hem de ilgili suçtan dolayı ayrı ayrı cezaya hükmolunacaktır. (İÇTİMA)

  1. TİCARİ SIR, BANKACILIK SIRRI VEYA MÜŞTERİ SIRRI NİTELİĞİNDEKİ BİLGİ VEYA BELGELERİN AÇIKLANMASI (239)

Özellikle üçüncü şahıs ve partnerlerle diyalog halindeki şirket çalışanlarının işleyebileceği bu suç türünde; sıfat veya görevi, meslek veya sanatı gereği vakıf olduğu ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgeleri yetkisiz kişilere veren veya ifşa eden kişi, şikayet üzerine, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Bu bilgi veya belgelerin, hukuka aykırı yolla elde eden kişiler tarafından yetkisiz kişilere verilmesi veya ifşa edilmesi halinde de bu fıkraya göre cezaya hükmolunur.

  • RÜŞVET (252)

Kanun tanımı uyarınca rüşvet; “Görevinin ifasıyla ilgili bir işi yapması veya yapmaması için, doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, bir kamu görevlisine veya göstereceği bir başka kişiye menfaat sağlanması” olarak tanımlanır.

Eski Ceza Kanunu sürecinde sadece kamu görevlileri olarak öngörülen rüşvet suçu, yeni Kanun’da –sınırlı da olsa- özel sektörde de kabul edilmiştir. Zira rüşvet suçuna dair hükümler; halka açık anonim şirketler adına hareket eden kişilere, kamu görevlisi sıfatını taşıyıp taşımadıklarına bakılmaksızın, görevlerinin ifasıyla ilgili bir işin yapılması veya yapılmaması amacıyla doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, menfaat temin, teklif veya vaat edilmesi; bu kişiler tarafından talep veya kabul edilmesi; bunlara aracılık edilmesi; bu ilişki dolayısıyla bir başkasına menfaat temin edilmesi halinde de uygulanır.

Görüldüğü üzere, özel sektörde rüşvet suçunun uygulama alanı oldukça sınırlıdır. Zira Kanun’a göre, halka kapalı anonim şirket ve limited şirket yetkililerine rüşvet vermek ya da bu şirket yetkililerinin rüşvet alması suç teşkil etmiyor. Türkiye’de oldukça az sayıda halka açık şirket olduğu göz önüne alındığında, neredeyse rüşvetin özel sektörde suç teşkil etmediğini söylemek mümkündür.

Türk Ceza Kanunu’nda rüşvet suçu bakımından özel sektör alanının oldukça kısıtlı olması yanında, kapsama dâhil tüzel kişiler adına her rüşvet alan da suçu işlemiş sayılmamaktadır. Bu suçun işlenebilmesi için menfaatin, tüzel kişiyi temsil etme yetkisi ve görevi bulunan kişiye, yani yönetim kurulu üyesi, genel müdür, müdür veya bu kişilerin usulüne uygun şekilde yetkilendirdiği vekile sağlanmış ya da sağlanmasının vaat edilmiş olması gerekiyor. Dolayısıyla, halka açık anonim şirkette görev yapan herhangi bir çalışan rüşvet suçundan cezalandırılamamaktadır. Oysa BM Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi’nde suçun faili olabilecek kişilerin yöneticiler yanında “bir özel sektör kurumunda çalışan herhangi bir kişi” olabileceği belirtilmekte olup; Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesi’nde de aynı yönde düzenlemeler yer almaktadır.