Uygulamada yaygın olan kanaat; bir sözleşmenin taraflarca metin üzerine ıslak imzalarının atılması ile geçerlilik kazanacağı, bir diğer deyişle imzalar tamamlanmadan sözleşmenin yürürlüğe girmeyeceği yönündedir. Peki, bu kanaat doğru mudur? İşte bu bilgilendirme metninde sözleşmenin yürürlüğe girmesi için imza atılmasının şart olup olmadığı ele alınmaya çalışılacaktır.

  • BORÇLAR KANUNU’NUN GENEL YAKLAŞIMI

Türk Borçlar Kanunu (Bundan böyle kısaca “TBK” olarak anılacaktır), 649 maddelik uzun metnine bir sözleşmenin nasıl kurulmuş sayılacağına dair ilk maddesi ile başlar. Gerçekten de TBK madde 1 “Sözleşme, tarafların iradelerini karşılıklı ve birbirine uygun olarak açıklamalarıyla kurulur. İrade açıklaması, açık veya örtülü olabilir.”  hükmünü ihtiva eder.

Görüldüğü üzere, TBK sistematiğinde sözleşmenin kurulmasına yol açan irade açıklamalarının açık olduğu kadar örtülü olmasının da mümkün olduğu açıkça kabul edilmiştir. Buradan hareketle, sözleşmenin bağlayıcı unsuru olduğu yönünde yaygın bir kanaat olan ve en net açık irade açıklamalarından biri olan “imza” olmaksızın da iradenin açıklanabilmesi ve bunun sözleşmenin kurulması için yeterli sayılması mümkündür.

Elbette bir sözleşmenin imzasız olmasının; tarafların hukuka uygun şekilde sözleşme metnine atacakları imzaları içeren bir sözleşme ile aynı ispat kuvvetine sahip olmayacağı unutulmamalıdır. Zira, imza içermeyen bir metnin sözleşmenin taraflarının ortak iradeleri ile hazırlanan bir metin olduğunun ispatı, usul hukukunun zorlayıcı kuralları kapsamında sair deliller ile sağlanmaya çalışılacaktır ki bu da her zaman beklenen sonucun elde edilmesini sağlamayabilmektedir.

  • YAZILI ŞEKİL ŞARTI KAVRAMI

Kanun Koyucu, bazı tipik sözleşmelerinin geçerlilik kazanması için belirli şekil şartlarını muhtelif kanun ve düzenlemelerde öngörebilmektedir. Ticaret şirketlerinin esas sözleşmeleri, esas sözleşme değişiklikleri, sermaye artırımı ile şirketlerin birleşmesi, bölünmesi ve tür değiştirmesi; ticari işletmenin devri, şirket paylarının devri ve cari hesap sözleşmeleri; finansman ve finansal kiralama sözleşmeleri ile genel alacak tahsili sözleşmeleri; kefalet ve gerçek kişiler tarafından verilen kişisel güvenceler; alacağın devri ve kıymetli evrakın düzenlenmesi ile cirosu; fikrî hakların devri veya kullandırılması ile tescilli markalar üzerinde rehin ve lisans kurulması; taksitle satış, bazı tüketici işlemleri ve yayım sözleşmeleri Kanun Koyucu tarafından yazılı şekle tabi tutulmuş işlemlere örnek teşkil etmektedir.

TBK madde 12/2 uyarınca; “Kanunda sözleşmeler için öngörülen şekil, kural olarak geçerlilik şeklidir. Öngörülen şekle uyulmaksızın kurulan sözleşmeler hüküm doğurmaz.” İşbu açık düzenleme uyarınca kanunda yazılı şekil şartına bağlanmasına rağmen tarafların yazılı şekle uymaksızın tanzim ettikleri ve doğal olarak iradelerini ortaya koyma aracı olan imzalarını içermeyen bir metin hiçbir şekilde geçerlilik kazanmayacak ve taraflar için hüküm doğurmayacaktır.

  • ŞEKİL ŞARTI OLMAYAN SÖZLEŞMENİN YÜRÜRLÜĞE GİRME KOŞULLARI

TBK’da herhangi bir şekil şartına bağlanmamış sözleşmeler bakımından temel ilke “şekil serbestisi”dir.

Bu tür sözleşmeler;

  • e-posta yazışmaları,
  • mesajlaşmalar (WhatsApp vb.),
  • teklif ve kabul içeren ticari yazışmalar,
  • tarafların fiili davranışları (ifa hareketleri),

gibi araçlarla kurulabilir.

Örneğin; bir tarafın fiyat ve şartları içeren bir teklif e-postası göndermesi ve diğer tarafın bu teklifi kabul ettiğini yine e-posta ile bildirmesi halinde, ortada imzalı bir metin bulunmasa dahi geçerli bir sözleşmenin kurulduğu kabul edilebilir.

Benzer şekilde, tarafların sözleşme metnini imzalamamış olmalarına rağmen edimlerini ifa etmeye başlamaları (örneğin mal teslimi veya hizmet sunumu) da sözleşmenin kurulduğuna güçlü bir karine teşkil eder. Ancak burada kritik husus, bu irade uyuşmasının somut delillerle ispat edilebilir olmasıdır.

  • TARAFLARIN İRADİ OLARAK ŞEKİL ŞARTI OLMAYAN SÖZLEŞMELERİ BİR ŞEKLE SOKMALARI

TBK’nun 17. maddesi uyarınca, kanunen herhangi bir şekil şartına tabi olmayan bir sözleşme dahi, tarafların kendi iradeleriyle belirli bir şekle bağlanabilir ve bu durumda söz konusu şekle uyulması, sözleşmenin geçerliliği açısından zorunlu hale gelir.

“İradi şekil” olarak adlandırılan bu durumda, örneğin tarafların “işbu sözleşme yazılı olarak imzalanmadıkça yürürlüğe girmez” şeklinde bir kayıt koymaları halinde, artık imza yalnızca bir ispat aracı değil, sözleşmenin kurulması için kurucu bir unsur niteliği taşır.

Bu çerçevede, taraflar sözleşmenin esaslı unsurlarında mutabakata varmış olsalar, hatta fiilen ifaya başlamış bulunsalar dahi, kararlaştırılan şekil şartı (örneğin yazılı ve imzalı olma şartı) yerine getirilmedikçe sözleşme hukuken kurulmuş sayılmaz ve taraflar bakımından bağlayıcılık doğurmaz.

Nitekim TBK m. 17’nin sağladığı bu koruma, sözleşme özgürlüğünün bir yansıması olarak tarafların kendi belirledikleri şekil kurallarına uyulmasını güvence altına almakta; özellikle ticari ilişkilerde sözleşmenin hangi anda ve hangi koşullarda yürürlüğe gireceğinin açıkça belirlenmesine imkân tanımaktadır. Bu kapsamda, yalnızca “yazılı şekil” kararlaştırılmışsa, yazılı şekle ilişkin yasal hükümler (imza dahil) uygulanacak olup, aksi halde yapılan işlemler geçerlilik kazanmayacaktır.

  • SONUÇ

Netice itibarıyla “imza” bir sözleşmenin geçerli sayılması için net bir kriter olmayıp, genel kural uyarınca imza içermeyen sözleşme, tarafların kanıtlanabilir irade açıklamaları ile kurulduğu ortaya konduğu ölçüde geçerli sayılır ve hüküm doğurur.

Ancak;

  • Kanunun şekil şartı öngördüğü hallerde imza zorunludur ve yokluğu geçersizlik sonucunu doğurur.
  • Tarafların kendi iradeleriyle imzayı geçerlilik şartı haline getirdikleri durumlarda, imza olmaksızın sözleşme yürürlüğe girmez.
  • İmzasız sözleşmelerde en büyük risk, geçerlilikten ziyade ispat güçlüğüdür.

Bu nedenle uygulamada, hukuki riskleri minimize etmek adına sözleşmelerin mümkün olduğunca yazılı ve imzalı şekilde düzenlenmesi, özellikle ticari ilişkilerde tartışmasız bir güvenlik alanı yaratmaktadır.

  • GİRİŞ

 Belirsiz süreli iş sözleşmelerinin feshi, iş hukukumuzda ani ve sınırsız bir tasarruf olarak değil; belirli usul ve sürelere bağlı bir süreç olarak düzenlenmiştir. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 17. maddesinde öngörülen bildirim önelleri, taraflara yalnızca sözleşmenin sona ereceğini haber vermekle kalmaz; aynı zamanda işçiye yeni duruma uyum sağlama imkânı tanır.

Bu uyum sürecinin en somut araçlarından biri ise Kanun’un 27. maddesinde düzenlenen “yeni iş arama izni”dir. Söz konusu düzenleme, işçinin fesih sürecinde ekonomik ve mesleki geleceğini korumaya yönelik sosyal bir güvencedir.

Her ne kadar Kanun’da açıkça düzenlenmiş olsa da uygulamada tarafların aşina olamadığına tanık olduğumuz bu kavramın kısaca ele almak yerinde olacaktır.

  • YENİ İŞ ARAMA İZNİNİN HUKUKİ NİTELİĞİ

Yeni iş arama izni, işverenin takdirine bağlı bir kolaylık değil; kanundan doğan emredici nitelikte bir yükümlülüktür. Bu nedenle sözleşmeyle kaldırılması, daraltılması veya işçi aleyhine değiştirilmesi mümkün değildir.

İzin hakkı, belirsiz süreli iş sözleşmesinin bildirim süresi tanınarak sona erdirildiği hallerde doğar. Her ne kadar uygulamada yalnızca işveren tarafında işletilen fesih hallerinde gündeme gelse de bilinmesi gereken en önemli husus; feshin hangi tarafça yapıldığının önem taşımadığıdır.

Yani, işçinin kendi iradesiyle ihbar öneli tanıyarak ayrılması halinde dahi, iş arama ihtiyacı ortadan kalkmış sayılmaz. Zira işçi daha iyi şartlar içeren bir işe geçme arayışında olabilir. Yargıtay’ın yerleşik içtihatları uyarınca da bu konuda herhangi bir şüphe bulunmamaktadır.

Buna karşılık, haklı nedenle derhal fesihte ya da ihbar tazminatının peşin ödenmesi suretiyle önelin kullandırılmadığı durumlarda yeni iş arama izni söz konusu olmaz. Çünkü bu hallerde bildirim süreci fiilen işletilmemektedir.

SÜRE VE KULLANIM ESASLARI

Kanun, yeni iş arama izninin günlük en az iki saat olacağını açıkça belirtmektedir. Bu süre asgari niteliktedir; toplu iş sözleşmesi veya bireysel sözleşme ile artırılabilir.

İzin, bildirim süresi boyunca ve iş saatleri içinde kullandırılır. Uygulamada en sık karşılaşılan hatalardan biri; iş arama izninin “kâğıt üzerinde” tanınması ancak fiilen kullandırılmamasıdır. Oysa izin, işçinin iş görme borcundan muaf tutulduğu gerçek bir zaman dilimini ifade eder.

İzin saatlerinin belirlenmesi kural olarak işverene aittir. Ancak işçi talep ederse izin sürelerini birleştirerek toplu şekilde kullanabilir. Bu durumda:

  • Talep önceden bildirilmelidir.
  • Toplu kullanım, işten ayrılmadan önceki günlere denk gelmelidir.
  • İşverenin usulüne uygun talebi reddetme yetkisi bulunmamaktadır.

Kısmi süreli veya çağrı üzerine çalışma modellerinde ise izin süresi, fiili çalışma süreleri dikkate alınarak oransal şekilde hesaplanmalıdır.

Ayrıca iş arama izni ile yıllık ücretli izin süreleri iç içe geçirilemez. Bildirim süreci devam ederken işçinin yıllık izne çıkarılması, iş arama izni yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.

  • İSPAT YÜKÜ VE UYGULAMADA DELİLLENDİRME SORUNU

Yeni iş arama izninin kullandırıldığını ispat yükü işverene aittir. Sadece fesih bildiriminde “günde iki saat iş arama izni verilecektir” şeklinde bir ibare bulunması yeterli değildir.

İspat bakımından:

  • İşçinin imzasını taşıyan çizelgeler,
  • Hangi gün ve saatlerde izin kullanıldığını gösteren kayıtlar,
  • Güçlü tanık beyanları

delil niteliği taşıyabilir.

Bu yönüyle yeni iş arama izni, yıllık ücretli izin uygulamasına benzer bir ispat rejimine tabidir. İşverenin soyut beyanı değil, somut kullandırma olgusu önem taşır.

  • KULLANDIRILMAMASININ HUKUKİ SONUÇLARI

İş Kanunu’nun 27. maddesi, iznin kullandırılmamasına iki ayrı sonuç bağlamıştır:

  1. İzin verilmez veya eksik kullandırılırsa, o süreye ilişkin ücret işçiye ödenir.
  2. İşçi izin saatlerinde çalıştırılırsa, normal ücretine ek olarak çalıştırıldığı sürenin ücreti %100 zamlı ödenir.

Bu düzenleme, iznin sembolik bir hak değil; ekonomik yaptırımla güçlendirilmiş bir yükümlülük olduğunu göstermektedir.

Bununla birlikte, iş arama izninin kullandırılmamış olması ihbar önelini geçersiz kılmaz. Ancak işçi, kullandırılmayan süreye ilişkin alacağını ayrı bir dava konusu yapabilir.

Yargıtay uygulamasında dikkat çeken bir diğer husus ise, işçinin ihbar süresini beklemeden işyerini terk edip başka bir işte çalışmaya başlaması durumunda iş arama izninden feragat etmiş sayılabileceği yönündeki değerlendirmelerdir.

  • DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Yeni iş arama izni, iş sözleşmesinin sona erme sürecinde işçiye tanınan geçiş güvencelerinden biridir. Bildirim öneli yalnızca sözleşmenin sona ereceğini haber veren teknik bir süre değildir; aynı zamanda işçinin yeni bir istihdam imkânı bulmasını kolaylaştıran koruyucu bir dönemdir.

Uygulamada ise en büyük sorun, bu hakkın şeklen tanınıp fiilen kullandırılmamasıdır. İşverenler açısından asıl risk, izin süresinin ücretinin ödenmesi değil; yüzde yüz zamlı ödeme yükümlülüğüdür. Bu nedenle fesih süreçlerinin yalnızca ihbar ve kıdem tazminatı boyutuyla değil, yeni iş arama izni yükümlülüğü bakımından da dikkatle planlanması gerekir.

Sonuç olarak yeni iş arama izni, iş hukukunun sosyal denge amacının somut yansımalarından biridir. Fesih sürecinin hukuka uygunluğu yalnızca bildirimin yapılmış olmasıyla değil, bu sürecin işçinin korunması amacına uygun şekilde işletilmesiyle sağlanır.

Tersanelerde gemi üretimi, yalnızca teknik ve endüstriyel bir faaliyet olmayıp; ulusal ve uluslararası hukuk kurallarının iç içe geçtiği, çok katmanlı ve dinamik bir hukuki zeminde yürütülen karmaşık bir süreçtir. Bir geminin tasarım aşamasından denize indirilmesine, belgelendirilmesinden tesciline kadar geçen her safha; bayrak devleti düzenlemeleri, klas kuruluşu kuralları, uluslararası denizcilik sözleşmeleri ve üretimin yapıldığı ülkenin kamu hukuku hükümleri tarafından şekillendirilir.

Bu çok boyutlu yapı içerisinde hukukun rolü, yalnızca mevzuata uyum sağlamakla sınırlı olmayıp; finansman güvenliğinin tesis edilmesi, sözleşmesel risklerin yönetilmesi ve geminin uluslararası pazarda sorunsuz şekilde işletilebilir hale getirilmesi açısından belirleyici nitelik taşır. Bu çalışma, tersanede gemi üretiminin hukuki perspektifini; uygulanacak hukukun belirlenmesinden sözleşmesel ilişkilere, belgelendirme süreçlerinden çevre ve iş sağlığı güvenliği yükümlülüklerine kadar bütüncül bir yaklaşımla ele almayı amaçlamaktadır.

  1. GEMİ İNŞASINDA “UYGULANAN HUKUK” NASIL BELİRLENİR?

Tersanede üretim yapılan bir gemi için uyulacak kurallar, temel olarak 4 katmanda şekillenir:

  1. Bayrak Devleti (Flag State) kuralları

Geminin hangi bayrak altında işletileceği (Türk bayrağı / yabancı bayrak) geminin inşa standartları, sertifikasyon ve denetim rejimi üzerinde doğrudan etkili olur. SOLAS gibi sözleşmeler bayrak devleti üzerinden uygulanır.

  1. Klas kuruluşu kuralları (Classification Rules)

Tersaneler çoğu projede, geminin klaslanacağı kuruluşun (örn. Türk Loydu veya IACS üyesi klaslar) kurallarını sözleşmeye “uygulanacak teknik standart” olarak bağlar. Bu, tasarım onayı–imalat kontrolü–test/gözetim süreçlerinin fiili omurgasıdır.

  1. Liman Devleti / pazar erişimi kuralları (Port State / Market Access) 

Geminin çalışacağı hat ve uğrayacağı limanlar (AB limanları vb.) ek çevre/raporlama/ekipman standardı gerektirebilir. (Bu kısım gemi tipine göre çok değişir.)

  1. Üretimin yapıldığı ülkenin kamu hukuku (Türkiye)

Tersanenin kuruluş/işletme izinleri, çevre, iş sağlığı ve güvenliği, kıyı tesisleri, gümrük/vergisel hükümler gibi başlıklar bu katmandadır.

Bu nedenle “kapsamlı uyum” için ilk adım, (i) gemi tipi ve tonajı, (ii) sefer bölgesi, (iii) bayrak, (iv) klas, (v) teslim/tescil planı (Türkiye’de tescil mi, ihracat mı?) parametrelerini netleştirmektir.

  1. TÜRKİYE’DE GEMİ İNŞASINI DOĞRUDAN İLGİLENDİREN ANA MEVZUAT
  1. Türk Ticaret Kanunu: gemi, mülkiyet, sicil ve “inşa halindeki gemi” rejimi

Gemi inşası bakımından en kritik alanlardan biri, mülkiyetin/ayni hakların (özellikle finansman ve teminat yapıları) doğru kurgulanmasıdır. Türk hukukunda “inşa halindeki gemilere özgü sicil” yaklaşımı TTK deniz ticareti hükümleri içinde yer alır (uygulamada “inşa sicili” olarak da anılır). Bu rejim, inşa sürecinde ipotek/teminat gibi ayni hakların ve bazı kayıtların düzenli şekilde tutulmasına imkân verir. Proje finansmanı, refund guarantee, banka teminatları, mülkiyetin geçiş anı, haciz/rehin riskleri ve teslimde “clean title” sağlanması, doğrudan bu çerçeveye dayanır.

  1. Gemi Sicili işlemleri ve dijital başvuru

Türkiye’de gemi sicili/bağlama kütüğü süreçleri idarenin portalı üzerinden yürütülen başvuru süreçleriyle entegredir. Ayrıca “Gemi Sicil Yönetmeliği” (konsolide metin) tescil esasları ve başvuru şeklini düzenler.

  1. Türk Uluslararası Gemi Sicili (TUGS)

Eğer gemi Türk bayrağı altında işletilecek ve TUGS kapsamına girecekse, 4490 sayılı Kanun çerçevesi (amaç/kapsam dahil) önem kazanır.

  1. Gemilerin Teknik Yönetmeliği: denize elverişlilik, yükleme sınırı, belgelendirme omurgası

Yeni inşa bir geminin belgelendirme hattında, Türkiye’de “Gemilerin Teknik Yönetmeliği” temel metindir; yönetmelik, denize elverişlilik belgesi, yükleme sınırı belgesi, liman çıkış belgesi gibi belgelere esas teknik kuralları ve belgelendirme usul/esaslarını düzenler.

  • ULUSLARARASI DENİZCİLİK SÖZLEŞMELERİ: TERSANEDEKİ TASARIMI DOĞRUDAN BELİRLEYEN “MİNİMUM STANDARD”

Gemi inşasında teknik gereklilikler büyük ölçüde IMO sözleşmeleri ve bunların kodlarıyla şekillenir. Burada tersanenin “tasarım ve ekipman” kararlarını doğrudan etkileyen iki ana sütun:

  1. SOLAS (Safety of Life at Sea)

SOLAS’ın ana amacı, gemilerin inşası, ekipmanı ve işletimine ilişkin asgari güvenlik standartlarını belirlemektir; bayrak devleti uyumu sağlar ve sertifikasyon öngörür. Tersane açısından SOLAS; örneğin yangın emniyeti, can kurtarma, radyo haberleşme, gemi yapısal bölmeler/su geçirmezlik, seyir emniyeti ekipmanları gibi alanlarda “tasarım girdisi” üretir.

  1. MARPOL (Marine Pollution)

MARPOL, gemilerden kaynaklı deniz kirliliğinin (operasyonel/kazaî) önlenmesine ilişkin ana uluslararası sözleşmedir.  Yeni inşa bakımından MARPOL; atık su/çöp/yağ, NOx–SOx emisyonları, yakıt sistemleri, arıtma ekipmanları, tank düzenleri vb. üzerinden tasarım ve ekipman seçimlerini etkiler. Geminin tipi (tanker, yolcu, konteyner, offshore vb.) ve sefer alanı (ECA bölgeleri vb.) çevre gerekliliklerini ciddi şekilde değiştirebilir.

  1. ÇEVRE HUKUKU VE ATIK YÖNETİMİ: TERSANE VE GEMİ AÇISINDAN İKİ AYRI UYUM HATTI
  1. Tersane (kıyı tesisi) çevresel yükümlülükleri

Tersaneler; boyama, kumlama, kaynak, ağır metal/solvent, tehlikeli atık, atıksu, gürültü ve emisyon gibi çevresel etkiler nedeniyle çevre izin/lisans, denetim ve raporlama yükümlülükleriyle karşılaşır. Bu alan, projenin “sadece gemi” değil “tesis işletmesi” boyutudur.

  1. Gemilerden kaynaklanan atıklar ve atık kabul sistemi

Gemilerin ürettiği atıkların denize verilmesinin önlenmesi ve limanlarda atık kabul sisteminin işletilmesi bakımından Gemilerden Atık Alınması ve Atıkların Kontrolü Yönetmeliği çerçevesi önemlidir.  Bu düzenlemeler tersane teslimi sonrası işletme döneminde daha görünür olsa da, yeni inşa aşamasında (örn. arıtma/atık sistemleri, tank düzenleri, ekipman sertifikaları) tasarım kararlarını etkiler.

  1. Deniz kirliliğinde acil müdahale ve tazmin: 5312 sayılı Kanun

Türkiye’de deniz çevresinin petrol ve zararlı maddelerle kirlenmesinde acil müdahale/hazırlıklı olma ve zararların tazmini yönünden 5312 sayılı Kanun çerçevesi ayrıca dikkate alınır.

  1. İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ: TERSANELERDE “YÜKSEK RİSKLİ” ÜRETİM GERÇEKLİĞİ

Tersaneler, hem ağır sanayi hem de kapalı alan–yüksekte çalışma–sıcak işler–kimyasal maruziyet gibi riskleri birlikte barındırır. Bu nedenle gemi inşa projelerinde İSG, sadece idari uyum değil aynı zamanda sözleşmesel risk yönetimidir.

  • Çerçeve kanun: 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu
  • Uygulamada tersanelerle ilgili teftiş ve risk esaslı bulgular, özellikle iskele/erişim, toplu korunma, iş ekipmanı güvenliği, işaretleme vb. konularda detaylanır.

Sözleşme boyutu: Tersane–alt yüklenici–taşeron zincirinde, İSG yükümlülüklerinin dağılımı; iş kazası halinde idari/cezai sorumluluk riski; iş durdurma–teslim gecikmesi–sigorta teminatları gibi konular mutlaka sözleşmeye yansıtılır.

  1. GEMİ İNŞA SÖZLEŞMELERİ VE ÖZEL HUKUK BOYUTU

Tersanede gemi üretiminin hukuki perspektifinde, kamu hukuku kaynaklı yükümlülükler kadar özel hukuk ilişkileri de belirleyici rol oynar. Bu ilişkilerin merkezinde gemi inşa sözleşmesi (Shipbuilding Contract) yer alır.

  1. Gemi inşa sözleşmesinin hukuki niteliği

Türk hukukunda gemi inşa sözleşmesi, öğretide ağırlıklı olarak eser sözleşmesi niteliğinde kabul edilmektedir. Ancak sözleşmenin konusu, süresi, teknik karmaşıklığı ve finansman yapısı dikkate alındığında, klasik eser sözleşmelerinden ayrılan kendine özgü (sui generis) bir yapı arz eder. Bu sözleşmelerde teknik spesifikasyonlar, klas ve bayrak devleti kuralları ve uluslararası sözleşmeler doğrudan sözleşmenin ayrılmaz parçası haline gelir.

  1. Mülkiyetin ve riskin geçişi

Gemi inşa sözleşmelerinde en kritik hukuki meselelerden biri, inşa sürecinde geminin mülkiyetinin kime ait olduğu ve hasar riskinin ne zaman geçtiği sorusudur.

Uygulamada iki temel model öne çıkar:

  • Tersane mülkiyeti modeli: Mülkiyet teslim anına kadar tersanede kalır.
  • Alıcı mülkiyeti modeli: İnşa ilerledikçe (progress payments) mülkiyet alıcıya geçer.

Bu tercih; finansman yapısını, banka teminatlarını, haciz ve iflas risklerini ve sigorta düzenlemelerin doğrudan etkiler.

  1. Gecikmeler, değişiklikler ve sorumluluk rejimi

Gemi inşa projelerinde; tasarım değişiklikleri (change orders), tedarik zinciri aksamaları, klas veya bayrak otoritesi talepleri sıklıkla takvim ve maliyet üzerinde etkili olur. Bu nedenle sözleşmelerde: gecikme cezaları (liquidated damages), mücbir sebep hükümleri, teknik revizyonların fiyat/zaman etkisi açık ve öngörülebilir şekilde düzenlenmelidir.

  1. Garanti ve ayıptan sorumluluk

Yeni inşa gemilerde tersanenin sorumluluğu, teslimle birlikte sona ermez. Yapısal kusurlar, ekipman arızaları, gizli ayıplar bakımından belirli garanti süreleri öngörülür. Bu noktada tersanenin: tedarikçilerle yaptığı sözleşmeler, alt yüklenici garantileri, sigorta teminatları ile ana sözleşmedeki yükümlülükleri arasında uyum bulunması kritik önemdedir.

  • BELGELENDİRME, TESLİM VE TESCİL SÜRECİ

Tersanede üretilen bir geminin hukuken “tamamlanmış” sayılabilmesi, yalnızca fiziksel teslimle değil, belgelendirme ve tescil süreçlerinin eksiksiz tamamlanmasıyla mümkündür.

Bu kapsamda tipik olarak klas sertifikaları, bayrak devleti sertifikaları, denize elverişlilik ve yükleme sınırı belgeleri, as-built çizimler ve test raporları teslim dosyasının ayrılmaz parçalarıdır. Belgelendirme sürecindeki eksiklikler: teslimin gecikmesine, ödeme takvimlerinin aksamasına, sözleşmesel uyuşmazlıklara neden olabilmektedir.

  • TERSANELERDE UYUM YÖNETİMİ VE HUKUKUN STRATEJİK ROLÜ

Gemi inşasında hukuk, yalnızca “uyulması gereken kurallar bütünü” değil, aynı zamanda risk yönetimi ve değer koruma aracıdır. Başarılı tersanelerde: hukuk, proje yönetimi ve teknik ekiplerle entegre çalışır, mevzuat uyumu proje başında planlanır, sertifikasyon ve denetimler reaktif değil proaktif şekilde yönetilir. Bu yaklaşım; teslim gecikmelerini azaltır, uyuşmazlık riskini minimize eder, geminin uluslararası piyasada “bankable” ve “insurable” olmasını sağlar.

  1. SONUÇ

Tersanede gemi üretimi, çok katmanlı bir hukuki rejimin kesişim noktasında yer alır. Bayrak devleti kuralları, klas standartları, uluslararası sözleşmeler ve ulusal kamu hukuku düzenlemeleri; özel hukuk sözleşmeleriyle birlikte bir bütün olarak ele alınmadıkça sağlıklı bir gemi inşa sürecinden söz etmek mümkün değildir.

Bu nedenle gemi inşasında hukukun rolü: sadece uyum sağlamak değil, teknik ve ticari hedefleri güvence altına almak,t araflar arasında dengeli ve sürdürülebilir bir ilişki kurmaktır. Bu perspektifle yönetilen gemi inşa projeleri, tersaneler açısından yalnızca bir üretim faaliyeti değil; uzun vadeli kurumsal itibar ve rekabet avantajı yaratma aracına dönüşmektedir.

ÇEK KONUSUNDA UYGULAMADA SIKLIKLA YAPILAN HATALAR VE DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER

Uygulamada bazen teminat, bazen de ödeme aracı olarak tanzim edilen çeklerin alınması sürecinde yapılabilecek ve uygulamada da sıklıkla görülen bazı hatalar; kimi zaman borçluların çekten kaynaklı sorumluluklarından kurtulmalarına neden olabilmektedir.

Bu noktada hukuk doktrinde yazarların ve Yargıtay’ın özel önem atfettiği bazı önemli hususları vurgulamak; söz konusu hataların gerçekleşmesine engel olabilecektir.

  1. Tüzel Kişilerde Yetkili Kişi Araştırması Yapılmalıdır

Çek veya senede tüzel kişi (şirket) adına imza atan kişinin –çekin imza tarihinde- ilgili tüzel kişinin resmi temsilcisi olup olmadığı araştırılmalıdır. Zira tüzel kişi adına imza atan kişinin aslında o tarihe şirket yetkilisi olmadığı imza incelemesi sırasında anlaşıldığında takibin durdurulmasına karar verilmektedir. Geçerli bir yönetim kurulu kararına dayanmaksızın temsilci tayin edilen kişilerin şirket adına yapacakları işlemler geçersizdir. Bu sebepten ötürü tüzel kişiliğe dair her türlü resmî belge ve sicil kaydı temin edilerek imza atan kişinin şirketi borç altına sokmaya yetkili olup olmadığının tespiti önem arz eder. Belirtmek gerekir ki; ticari mümessil olarak atanan kişiye özel yetki verilmemiş olsa da Yargıtay’a göre imzaladığı senetler şirketi borç altına sokar. Söz konusu belgede yetkinin kapsamı da özel olarak incelenmeli; eğer şirket iki kişinin birlikte imza atmasını borç altına girmek için şart olarak koştuysa işbu iki kişinin de imzasının alınmasının gerektiği unutulmamalıdır.

  1. İmza Huzurda Attırılmalıdır

Huzurda atılmayan imzanın kime ait olduğu bilinemeyeceğinden ve dolayısıyla borçlu olarak belirlenen kişiye ait olmama riski bulunduğundan çek ve senet teslim alındığında mutlaka ilgili muhatabın imzası yetkililerimizin gözü önünde atılmalıdır. Zira Yargıtay’a göre imzaların huzurda atılmasını sağlamadan çeki alan alacaklı imzaya itirazı kabul edilen borçluya karşı başlattığı takipte ağır kusurlu olarak kabul edilir.

  1. İmza Sirküleri Kontrol Edilmelidir

İmza atacak kişinin Noter tarafından tasdik edilmiş imza sirkülerindeki imzası ile atılan imzanın kıyaslanması da özel olarak dikkat edilmesi gereken bir koşuldur.         Her ne kadar yapılacak bir bilirkişi incelemesinde; imzaların aynı el ürünü olduğu anlaşılabilir olsa da bu ihtimalin yerel yargılama koşullarında tespit edilememe riski de mevcuttur.

  1. İleri Tarihli Çeklerde Ayrıca Çeke Dair Bilgilerinin Yazılı Olduğu Bir Belge Alınmalıdır

Bilindiği üzere çekte vade olmasa da uygulamada neredeyse tüm çekler ileri tarihli olarak imzalanmaktadır. Bu özelliği kötü niyetli olarak kullanan bazı şirketler; şirket yetkilisine ileri tarihli çek imzalatıp, bu çeklerde yazılı tarihe yakın tarihte şirket yetkililerini değiştirerek çek takibe konulduğunda yetkisiz imza atıldığı itirazında bulunabilmektedirler.

Bu yönde bir rizikoya uğranılmaması adına tavsiye olunan yöntem; çekin tanzim ve ödeme tarihini, çeke atıf da yaparak, çeki düzenleyenin imzasını içeren ayrı bir yazılı bir belge düzenlemek olarak kabul edilir.

  1. Çekte Keşide Yeri Olarak İdari Bir Birim Yazılmalı, Kısaltma Kullanılmamalıdır

Uygulamada bazı kötü niyetli borçluların kasıtlı olarak idari olmayan bir birimi keşide yeri olarak yazdıkları ya da kabul edilmeyen/çelişki doğuran kısaltmalar kullandığı görülmektedir. Örneğin Nişantaşı idari bir birim değildir; en azından kasaba-belde adı yazılmalıdır. Bu noktada Nişantaşı değil, Şişli yazılması yeterlidir. Bununla birlikte keşide yerinde “Ant.” gibi kısaltmalar kullanılmakta olup; “Ant.” kısaltmasının Antalya mı Antakya mı olduğu gibi ikilemlerin ve muğlakların oluşması riskinden ötürü emin olunan yerler için dahi kısaltma kullanılmaması önemle tavsiye olunur. İşbu hususlarda hata edilmesi halinde keşide yeri unsuru eksik kabul edilir ve bundan ötürü kambiyo senedine dayalı takip gerçekleştirilemez.

  1. Elden Ödeme Halinde Senedin Geri Alınması ve Ödemelerde Senede Açıkça Atıf Yapılması Gerekir

Borçlu olunan bir çekin ödenmesinden sonra senedin geri alınmaması halinde sonradan borçlu olunmadığı dava ile ispat edilse dahi senet tedavüle konulduğunda çeki ciro alan yeni hamil senedi yine takibe koyabilir. Aynı şekilde ödemelerde hangi senetten kaynaklanan borca dair olduğu açıkça belirtilmelidir.

  1. Çekin Mücbir Sebeple İbrazının Yapılmaması

Bilindiği üzere çeklerde takip yapılabilmesi için bankaya veya takas odasına süresinde ibraz zorunludur. Ne var ki çekin kaybolması ya da çalınması halinde çekin bankaya tarihinde ibraz edilememe riski mevcuttur. Uygulamada çek iptal davası daha sıklıkla gerçekleştirdiğimiz ve tercih ettiğimiz yöntem olmakla birlikte; durumun bankaya bildirilmesi ve sonrasında çekin bankaya ibrazı halinde ek konulması da rastlanılan farklı bir senaryodur. Burada çek hamili olarak şirketimizin mücbir nedeni cirantaya yazılı olarak ihbar etmesi ve engelleyici mücbir sebep ortadan kalkar kalkmak çeki ibraz etmesi gerekecektir.

  1. Çekte Şirket Kaşesi Dışına Atılan İmza Yalnızca Şirketi Bağlayacaktır

Borçlu, çek üzerinden şirket kaşesi üzerine imza atması halinde kaşesi bulunan şirket borçlu durumuna gelir. Bu noktada borçlu şirket kaşesi dışına atılması halinde imza atanın olası “şirket adına imza attım, şahsi borcum değildir” yönündeki itirazı kabul görmez ve kaşe dışına imza atan kişinin şahsi malvarlığına gidilebilecektir.

  1. Taraflara Ait Yazılarda İmza İle Yazı Arasında Çok Büyük Boşluk Bırakılmamalıdır

Taraflar adına hazırlanan her türlü senet, çek ve sair evrakta genelde son sayfalarda yazının bittiği yer ile sayfa sonunda atılan imza arasında büyük boşluklar bırakılmaktadır. Bu şekilde tanzim edilen belgenin ise sonradan tarafların iradesi ve menfaatleri dışında doldurulması riski mevcuttur. Söz konusu istenemeyen rizikoların gerçekleşmesini bertaraf etmek için imzayı yazının hemen bitimine atmak ya da aradaki boşluğu sonradan doldurmayı engellemek amacıyla çizmek akla gelebilecek birtakım önlemlerden bir kaçıdır.

  1. Çek Temin Edilirken Borçlu Şirketin İflas Ertelemesi ya da Takip Yapılmaması Tedbirlerinin Verilip Verilmediği Sicillerden ya da Bankalardan Araştırılmalıdır.

Tanınmayan firmaların çek ya da sair senetleri alındığında ticaret sicil müdürlüklerinden ve bankalardan söz konusu firmalar hakkında takip yasağı kararı ya da iflas ertelemesi kararının olup olmadığı araştırılmalıdır.

Son zamanlarda sıklıkla vakıa olarak gündeme geldiği üzere şirket çalışanlarının ekonomik çıkar sağlama saikıyla işledikleri suçlarda artış meydana gelmektedir. İç denetim mekanizmasının daha da yaygınlaşması ile tespit edilen suçların nitelendirilmesi ve farkındalık yaratılması da bu noktada önem arz etmektedir. İşbu bilgi notu ile Türk Ceza Kanunu’nda tanımlanan kriterler gözetilerek başlıca beyaz yaka suçları inceleme konusu yapılacaktır.

  1. HIRSIZLIK (141)

Basit tabiriyle hırsızlık “Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malın, bir kişi tarafından kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alınması”dır. Şirket işleyişi düşünüldüğünde Adet veya tahsis veya kullanımları gereği açıkta bırakılmış eşya hakkında” ya da “Bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle” hırsızlık yapılması halinde bu durumların ağırlaştırıcı neden olduğu ayrıca belirtilmelidir.

İşbu son ağırlaştırıcı husus aynı zamanda dolandırıcılık suçunda da yer almakta olup; dolandırıcılık ile hırsızlık arasındaki niteleme farkı da önem arz etmektedir. Zira Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 17.12.2015 tarihli ve 18351/32352 sayılı ilamında da belirtildiği üzere;

“Failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte bir takım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, fiille olan ilişkisi, mağdurun durumu, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır.

Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçu, TCK’nın 158/1-f maddesinde düzenlenmiştir. Maddenin gerekçesinde de; “Dolandırıcılık suçunun, bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle işlenmesi de, birinci fıkranın (f) bendinde bu suçun bir nitelikli unsuru olarak kabul edilmiştir. Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının, özellikle bu kurum ve kuruluşları temsil edenlerin, kurum ve kuruluşları adına hareket eden kişilerin, başkalarını kolaylıkla aldatabilmeleri bir güven kurumu olan bu kuruma güvenin sarsılması bu kurumların araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçunu, nitelikli hâl saymıştır.

Bilişim sisteminin aldatılmasından söz edilemeyeceği için, ancak bu sistemin araç olarak kullanılarak bir insanın aldatılması yani dolandırılması halinde bu bendin uygulanması mümkündür. Aksi halde yani sisteme girilerek bir kişi aldatılmayıp sistemden yararlanılarak çıkar sağlanmışsa bilişim suçu veya bilişim sistemi kullanılmak suretiyle hırsızlık suçunun oluşması söz konusu olacaktır.”

  1. GÜVENİ KÖTÜYE KULLANMA (155)

Güveni kötüye kullanma suçu; şirket kapsamında kendisine tanınan bir yetki kapsamında belirli hareket alanları bulan kişilerin işbu yetkileri kötüye kullanarak işledikleri suç için tanımlanmaktadır. Kanundaki tanımı uyarınca da “Başkasına ait olup da,  -muhafaza etmek veya- belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyetliği kendisine devredilmiş olan mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunan veya bu devir olgusunu inkâr eden kişi, şikâyet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis ve adli para cezası ile cezalandırılır. Suçun, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi halinde, bir yıldan yedi yıla kadar hapis ve üçbin güne kadar adli para cezasına hükmolunur.”

Güveni kötüye kullanma suçu, TCK’nın malvarlığına karşı suçlar bölümünde düzenlenen ancak niteliği itibariyle mülkiyet ve zilyetlik hakkı ile birlikte güven ilişkisini de koruyan, bu yönüyle diğer malvarlığına karşı işlenen suçlardan ayrılan, suçun oluşabilmesi için mağdurun malvarlığında herhangi bir eksilme şartının da aranmadığı özel nitelikte bir suçtur.

Güveni kötüye kullanma suçu ile korunan hukuki değer; mülkiyet, zilyetlik ve taraflar arasında oluşan güven ilişkisidir. Bu suçun, malvarlığına karşı işlenen ve benzer diğer suçlardan farkı ve ayırt edici özelliği; mağdur ile failin suçtan önce var olan kişisel ilişkileridir. 

İşbu suç ile alakalı uygulamada yaşanan en büyük sorun; fiilin suç mu yoksa hukuk mahkemelerinde çözülmesi gereken bir işlem mi olduğunun ayrımında yaşanmaktadır. Yüksek Mahkeme ilamlarından devam etmek gerekirse;

“…Kömür satıcılığı yapan sanığın, kömür getirmek için müştekiden 10 milyon lira aldığı, işlerinin bozulması nedeniyle kömür getiremediği gibi mezkur parayı müştekiye iade etmediği, olayda itimadı suiistimal suçunun unsurları oluşmadığından, fiil, hukuki ihtilaf kapsamında kalır…” (Yargıtay 11. Ceza Dairesi, 14.06.2004 tarihli ve 7249/5185 sayılı kararı)

“…Güveni kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için; failin bir malın zilyedi olması, malın iade edilmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere faile rızayla tevdi ve teslim edilmesi, failin kendisine verilen malı, veriliş gayesinin dışında, zilyedi olduğu malda malikmiş gibi satması, rehnetmesi tüketmesi, değiştirmesi veya bozması ve benzeri şekillerde tasarrufta bulunması ya da devir olgusunu inkar etmesi şeklinde, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir.

Somut olayda; sanığın, müştekiye ait lokantada aşçı olarak çalıştığı, müştekinin, mal aldığı kasaba ödeme yapması için bankamatik kartını sanığa teslim ettiği, sanığın bankamatik kartı ile çekmiş olduğu 1.000 TL parayı ve iş yerine ait motosikleti alarak kaçtığı anlaşılmakla, atılı suçun sübut bulduğuna yönelik kabul ve uygulamada bir isabetsizlik görülmemiştir” (Yargıtay 15. Ceza Dairesi, 22.04.2014 tarihli, 2012/15652E. ve 2014/7874K. sayılı kararı)

İlk kararda görüldüğü üzere, taraflar arasında en başından itibaren ticari sebeplerle oluşan bir ilişki söz konusudur. Başlangıçta oluşan ve güven ilişkisine dayanan bir ilişkiden ziyade, mal-alım satımından kaynaklanan bir ihtilaf söz konusu olduğundan, maddi olay hukuki ihtilaf sınırında kalmaktadır. İkinci kararda ise, başlangıçta güven ilişkisine dayalı olarak kurulan bir işçi-işveren ilişkisi söz konusudur. Sonrasında ise, işçinin başlangıçtaki güveni suistimal ederek kendisine menfaat sağlaması söz konusu olduğundan ve aradaki ilişki hukuki boyutu aşan bir hal aldığından, güveni kötüye kullanma suçu sübut bulmuştur.

Savcılık aşamasında işbu suç ile Dolandırıcılık suçu arasında niteleme sorununun olduğu görülmektedir. Belirtmek gerekir ki; Dolandırıcılık suçu, mağdurun özgür iradesinin hileyle aldatılarak malın elinden alınması halinde oluşur. Dolandırıcılık suçunun tamamlanabilmesi için failin “haksız bir çıkar” sağlaması şarttır. Dolandırıcılık suçu işleyen fail başından beri suç kastıyla hareket etmektedir. Güveni kötüye kullanma suçu ise; mağdurun özgür iradesiyle faile teslim ettiği mal üzerinde gerçekleşir. Failin haksız bir çıkar sağlaması şart olmayıp, zilyetliğin devri amacına aykırı kullanım veya devir olgusunun inkâr edilmesi suçun işlenmesi için yeterlidir.

Söz konusu suç hakkındaki bilgilendirmeyi; Yüksek Mahkeme’nin güveni kötüye kullanma olarak kabul ettiği bazı örneklerden bahsederek sonlandırmak yararlı olacaktır;

  • İmzaya yetkili yönetim kurulu üyesi ile fabrika müdürünün, ticari faaliyet gereği olmaksızın 12 adet bono ve bir adet çeki imzalayarak şirket yönetim kurulu başkanı ve üçüncü bir kişiye vermesini, bunların da bonoları teminat göstererek bankadan başka bir şirket adına kredi almalarını ve çek bedelini tahsil ederek özel işlerinde kullanmaları. (Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun, 16.11.1987 tarih ve 9-387/548 sayılı Kararı)
  • Sipariş veren fırın yahut lokantalara un teslim etmek, bedelini tahsil ederek fatura düzenlemek ve tahsil ettiği para ve çeki şirket muhasebesine vermekle yetkili ve görevli olan anonim şirket satış mümessilinin değişik günlerde, birçok firma ve şahıslara peşin satış yaparak parayı alıp fatura düzenlediği halde, fatura suretlerini veresiye satılmış gibi kayıt koymak suretiyle tahsil ettiği parayı şirket kasasına intikal ettirmeyerek mal edinmesi,  (Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun, 03.04.1989 tarih ve 9-64/126 sayılı Kararı)
  • Satılan malın bedelinin şirket hesabına tahsil edilip şirket kasasına yatırılmaması, (Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun, 24.11.1951 tarih ve 111/115 sayılı Kararı)
  • Şirkette sekreter olarak çalışan ve işyerinin çek, senet ve paralarını kasada muhafaza ile görevli bulunan kişinin, değişik zamanlarda şirkete ait çeki kendi yararına kullanmak ve gene şirkete ait parayı bir başka şahsa vererek bir süre kullandırmak şeklinde gerçekleşen eylemi, (Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin, 18.06.1993 tarih 2006/2006 sayılı Kararı)
  • İşveren vekili sıfatıyla tam yetkili olan anonim şirketin teşhir ve satış mağazası şefinin, yaptığı satışlar karşılığı düzenlediği tediye makbuzlarını muhasebe kayıtlarına işlemeyerek kendi zimmetine geçirmesini (Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin, 04.07.1988 tarih ve 1370/6419 sayılı Kararı) 
  • DOLANDIRICILIK (157)

“Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlanması” dolandırıcılığın kanuni tanımıdır. Güveni kötüye kullanma suçu ile çok iç içe geçmiş bir suç olan dolandırıcılık özellikle şirketler bünyesinde sıklıkla görülmektedir.

Dolandırıcılık suçunun maddi unsuru üç alt unsurdan oluşur. Bunlar; failin, hileli bir davranışta bulunması, bunun sonucunda mağdurun aldatılmış olması ve mağdurun veya bir üçüncü kişinin zararına olarak failin kendisine veya bir üçüncü kişiye bir yarar sağlamasıdır. Yeni Türk Ceza Kanunu “hileli davranışlar” demekte, ama hileyi tanımlamamaktadır. Ancak Kanun “aldatıp” dediğinden, hileden veya hileli davranışlardan, sonuçta, bir kimseyi kendisinin veya başkasının zararına olarak “aldatma” anlaşılmaktadır. Türk Ceza Kanunu’na göre hilenin belli bir ağırlığa ulaşmış olması zorunluluğu aranmamaktadır. Somut olayda hileli davranışın karşı tarafı aldatmış olması suçun oluşması için yeterlidir; ayrıca objektif olarak bu davranışların kandırmaya elverişli olup olmadığını araştırmaya gerek yoktur.

Özellikle “Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması”  ve

“Tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında işlenmesi” olarak Kanun’da ifade edilen nitelikli haller özel olarak değerlendirilmelidir. Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin 09.04.2010 tarihli, 2009/17340 Esas ve 2010/4311 Karar sayılı ilamında da kabul edildiği üzere;

“5237 sayılı TCK’nın 158. maddesinin 1. fıkrasının ( h ) bendinde; dolandırıcılık suçunun, tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında; kooperatif yöneticilerinin kooperatifin faaliyeti kapsamında işlenmesi durumunda, nitelikli dolandırıcılık suçunun meydana geleceğini düzenlemiştir.

Şirketler ise Türk Ticaret Kanunu’na göre; kollektif, komandit, limited, anonim ve kooperatif şirketleri olarak kurulmaktadır. Yine 5237 sayılı TCK’nın 158. maddesinin 1. fıkrasının ( h ) bendinde; şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında dolandırıcılık suçunu işlemeleri nitelikli hal olarak düzenlenmiştir. Bu hükmün uygulanabilmesi için öncelikle bir şirketin olması, faalin ise o şirketin yöneticisi veya şirket adına hareket etmeye yetkili temsilcisi, şirket müdürü olması ve suçun, şirketin faaliyeti sırasında ve yine bu faaliyetle ilgili olarak İşlenmesi gerekmektedir. Fail hakkında bu hükme göre cezalandırılabilmesinin istenebilmesi için öncelikle, ticari faaliyeti olan bir şirketin bulunup bulunmadığı, şirketin kurulup tüzel kişilik kazanıp kazanmadığı, suçun işlendiği tarihte failin şirket yöneticisi veya temsilcisi olup olmadığı, işlenen fiilin ticari faaliyetle ilgisinin bulunup bulunmadığı tespit olunmalı, bu şartların varlığı halinde sanığın, 5237 sayılı TCK’nın 158/1-h maddesine göre cezalandırılması istenmelidir.

ŞİRKET YÖNETİCİSİ OLMAYIP, ŞİRKETTE ÇALIŞAN KİŞİLERİN, ŞİRKET ADINI KULLANARAK DOLANDIRICILIK SUÇUNU İŞLEMELERİ HALİNDE BU BENTTEKİ NİTELİKLİ HALDEN SÖZ EDİLEMEYECEĞİ İÇİN, ŞARTLARI VAR İSE MADDENİN DİĞER BENTLERİNDEKİ NİTELİKLİ HALLERİN VAR OLUP OLMADIĞININ ARAŞTIRILMASI ZORUNLUDUR. Bunların bulunmaması durumunda dolandırıcılık suçunun basit halini düzenleyen 5237 sayılı TCK’nın 157. maddesi uyarınca failin cezalandırılmasına karar verilmesi gerekmektedir.

Bu tanım uyarınca; şirket tarafından herhangi bir şekilde yetkili kılınmayan şahsın işlediği dolandırıcılık suçu nitelikli hali oluşturmayacaktır. Her ne kadar Yargıtay’ın bir kararında; sanığın fiilinin nitelikli hal kapsamında değerlendirilmesi için yetki saptanması amacıyla Ticaret Sicil’den belge istenmesi ya da Ana Sözleşmenin incelenmesi talep edilmiş olsa da (Yargıtay 15. Ceza Dairesi’nin 12.11.2015 tarihli, 17727/31226 sayılı ilamı) bu hususun mutlak olmadığı ve bir satış temsilcisinin de şirket adına hareket etme yetkisinin tanımlanmış olması halinde nitelikli halin oluşabileceği mütalaa edilmektedir. Yine de bu hususun uygulamada muğlak olduğunu belirtmekte fayda bulunmaktadır.

  1. RESMİ BELGEDE SAHTECİLİK (204)

Sahtecilik suçu Kanun’da belgenin Resmi ya da Özel nitelikte olması hali gözetilerek 2 farklı maddede düzenlenmiştir. Resmi belgede sahtecilik; sahte resmi belge üretilmesi veya mevcut resmi belgenin gerçeğe aykırı düzenlenmesi, gerçek bir resmi belgenin başkalarını aldatacak şekilde değiştirilmesi ya da sahte resmi belgenin kullanılması şeklinde ortaya çıkabilir. Failin mutlaka kamu görevlisi olmasına gerek yoktur.

Uygulamada çoğu zaman fail, resmi evrakta sahtecilik suçu işlemekte, bu suç ile bağlantılı olarak da insanlardan menfaat temin etmektedir. Bu durumda, fiil tek olsa bile, fail hem resmi evrakta sahtecilik suçu ile hem de nitelikli dolandırıcılık suçu ile cezalandırılmalıdır.

Son olarak belirtmek gerekir ki; özel belgede sahtecilik suçunun konusunun, emre veya hamile yazılı kambiyo senedi, emtiayı temsil eden belge, hisse senedi, tahvil veya vasiyetname olması halinde, resmi belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümler uygulanır. Ancak unsurları eksik olduğu için kambiyo senedi vasfını yitiren çek, poliçe veya bonolar, resmi evrakta sahtecilik suçunun değil, özel evrakta sahtecilik suçunun konusu olabilir.

  1. ÖZEL BELGEDE SAHTECİLİK (207)

Özel evrakta (belgede) sahtecilik, yazılı, okunabilir ve hukuki bir değere sahip özel bir belgenin sahte olarak düzenlenmesi, değiştirilmesi veya kullanılması fiilleridir. Özel evrakta sahtecilik suçu ile resmi evrakta sahtecilik suçu arasındaki en önemli fark suçun konusu olan belgenin birisinde resmi belge, diğerinde özel belge olmasıdır. Resmi belgeyi düzenleme yetkisi, kendisine görevi çerçevesinde yetki verilen kamu görevlisine aittir. Özel belge ise herkes tarafından düzenlenebilen daha çok kişiler arasındaki ilişkilerde kullanılan belgelerdir.

Bununla birlikte; Belirli bir tarzda doldurulup kullanılmak üzere kendisine teslim olunan imzalı ve kısmen veya tamamen boş bir kağıdı, verilme nedeninden farklı bir şekilde dolduran kişi, şikayet üzerine, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Yine; imzalı ve kısmen veya tamamen boş bir kağıdı hukuka aykırı olarak ele geçirip veya elde bulundurup da hukuki sonuç doğuracak şekilde dolduran kişi, belgede sahtecilik hükümlerine göre cezalandırılır. Açığa atılan imza, yani boş kağıda atılan imza tek başına belgeyi “özel belge” yapmaz.  Çünkü, henüz içeriği olmayan bir evrak “özel belge” niteliği kazanmaz. Kanun koyucu boş kağıda atılan imzanın kötüye kullanılması halinde “açığa imzanın kötüye kullanılması suçu” (TCK md. 209) ile cezalandırılmasını öngörmüştür.

Her iki sahtecilik suçu (resmi veya özel), genelde bir dolandırıcılık ya da başka bir suçta kullanılacak belge için işlenmekte olup, Kanun uyarınca Sahte resmi veya özel belgenin bir başka suçun işlenmesi sırasında kullanılması halinde, hem sahtecilik hem de ilgili suçtan dolayı ayrı ayrı cezaya hükmolunacaktır. (İÇTİMA)

  1. TİCARİ SIR, BANKACILIK SIRRI VEYA MÜŞTERİ SIRRI NİTELİĞİNDEKİ BİLGİ VEYA BELGELERİN AÇIKLANMASI (239)

Özellikle üçüncü şahıs ve partnerlerle diyalog halindeki şirket çalışanlarının işleyebileceği bu suç türünde; sıfat veya görevi, meslek veya sanatı gereği vakıf olduğu ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgeleri yetkisiz kişilere veren veya ifşa eden kişi, şikayet üzerine, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Bu bilgi veya belgelerin, hukuka aykırı yolla elde eden kişiler tarafından yetkisiz kişilere verilmesi veya ifşa edilmesi halinde de bu fıkraya göre cezaya hükmolunur.

  • RÜŞVET (252)

Kanun tanımı uyarınca rüşvet; “Görevinin ifasıyla ilgili bir işi yapması veya yapmaması için, doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, bir kamu görevlisine veya göstereceği bir başka kişiye menfaat sağlanması” olarak tanımlanır.

Eski Ceza Kanunu sürecinde sadece kamu görevlileri olarak öngörülen rüşvet suçu, yeni Kanun’da –sınırlı da olsa- özel sektörde de kabul edilmiştir. Zira rüşvet suçuna dair hükümler; halka açık anonim şirketler adına hareket eden kişilere, kamu görevlisi sıfatını taşıyıp taşımadıklarına bakılmaksızın, görevlerinin ifasıyla ilgili bir işin yapılması veya yapılmaması amacıyla doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, menfaat temin, teklif veya vaat edilmesi; bu kişiler tarafından talep veya kabul edilmesi; bunlara aracılık edilmesi; bu ilişki dolayısıyla bir başkasına menfaat temin edilmesi halinde de uygulanır.

Görüldüğü üzere, özel sektörde rüşvet suçunun uygulama alanı oldukça sınırlıdır. Zira Kanun’a göre, halka kapalı anonim şirket ve limited şirket yetkililerine rüşvet vermek ya da bu şirket yetkililerinin rüşvet alması suç teşkil etmiyor. Türkiye’de oldukça az sayıda halka açık şirket olduğu göz önüne alındığında, neredeyse rüşvetin özel sektörde suç teşkil etmediğini söylemek mümkündür.

Türk Ceza Kanunu’nda rüşvet suçu bakımından özel sektör alanının oldukça kısıtlı olması yanında, kapsama dâhil tüzel kişiler adına her rüşvet alan da suçu işlemiş sayılmamaktadır. Bu suçun işlenebilmesi için menfaatin, tüzel kişiyi temsil etme yetkisi ve görevi bulunan kişiye, yani yönetim kurulu üyesi, genel müdür, müdür veya bu kişilerin usulüne uygun şekilde yetkilendirdiği vekile sağlanmış ya da sağlanmasının vaat edilmiş olması gerekiyor. Dolayısıyla, halka açık anonim şirkette görev yapan herhangi bir çalışan rüşvet suçundan cezalandırılamamaktadır. Oysa BM Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi’nde suçun faili olabilecek kişilerin yöneticiler yanında “bir özel sektör kurumunda çalışan herhangi bir kişi” olabileceği belirtilmekte olup; Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesi’nde de aynı yönde düzenlemeler yer almaktadır.

Dijital Platform Sorumluluğunda Yeni Hukuki Paradigma ve Şirketler Açısından Uyum Gereklilikleri

  1. Dijital Ekonomide Değişen Sorumluluk Dengesi

Son on yılda dijital platformlar, klasik anlamda teknik aracı hizmet sağlayıcı olmanın ötesine geçerek küresel ticaretin, bilgi akışının ve kullanıcı etkileşiminin merkezine yerleşmiştir. Sosyal medya platformları, çevrim içi pazar yerleri, içerik paylaşım servisleri ve dijital aracılık hizmetleri artık yalnızca altyapı sağlayan aktörler değil; ekonomik ve toplumsal etkileri yüksek, kararları milyonlarca kullanıcıyı doğrudan etkileyen yapılar haline gelmiştir.

Bu dönüşüm, mevcut hukuki çerçevenin yetersiz kaldığı yeni risk alanlarını da beraberinde getirmiştir. Yasadışı içeriklerin yayılması, sahte ürün satışları, manipülatif kullanıcı arayüzleri, algoritmik yönlendirme ve şeffaf olmayan reklam uygulamaları, özellikle Avrupa Birliği’nde platform sorumluluğunun yeniden tanımlanmasını zorunlu kılmıştır.

Bu ihtiyacın sonucu olarak kabul edilen Dijital Hizmetler Yasası (Digital Services Act – DSA), dijital platformların hukuki statüsünü yeniden şekillendiren ve platform ekonomisi bakımından GDPR sonrası en kapsamlı düzenleme olarak kabul edilmektedir.

DSA ile birlikte dijital platformlara ilişkin temel yaklaşım değişmiştir:
Platformlar artık yalnızca içerik taşıyan pasif aracılar değil, risk yöneten ve belirli ölçüde hesap verebilirlik taşıyan aktörler olarak kabul edilmektedir.

  1. DSA’nın Düzenleme Mantığı: Platformdan Ekosisteme Geçiş

DSA’nın temel amacı, çevrim içi ortamda güvenli, öngörülebilir ve şeffaf bir dijital ekosistem oluşturulmasıdır. Düzenleme yalnızca yasadışı içeriklerin kaldırılmasına odaklanmamakta; platformların işleyiş biçimini ve kullanıcılarla kurduğu ilişkinin yapısını da düzenlemektedir.

Bu kapsamda DSA;

  • Yasadışı içerik ve ürünlerle etkin mücadele,
  • Kullanıcıların temel haklarının korunması,
  • Içerik moderasyonu süreçlerinde şeffaflık,
  • Algoritmik sistemlerin etkilerinin sınırlandırılması,
  • Çevrim içi reklamcılıkta açıklık ve hesap verebilirlik amaçlarını birlikte ele almaktadır.

DSA’nın en önemli yeniliği, sorumluluğun tekil içerik olaylarından çıkarılarak platformların sistemsel risk yönetimi yükümlülüğüne dönüştürülmesidir. Bu yaklaşım, AB dijital düzenleme politikasında önemli bir paradigma değişimine işaret etmektedir.

  1. Kapsam: Kademeli Yükümlülük Modeli

DSA, aracı hizmet sağlayıcıları tek tip bir düzenleme altında toplamak yerine, faaliyet türü ve kullanıcı ölçeğine göre farklı yükümlülük seviyeleri öngörmektedir.

3.1 Aracı Hizmet Sağlayıcılar

İnternet erişim sağlayıcıları, caching hizmetleri ve hosting sağlayıcıları temel şeffaflık ve iş birliği yükümlülüklerine tabidir.

3.2 Online Platformlar

Kullanıcıların içerik paylaşmasına veya üçüncü kişilerle işlem yapmasına imkân tanıyan sosyal medya platformları ve çevrim içi pazar yerleri daha geniş yükümlülüklere sahiptir.

3.3 Çok Büyük Online Platformlar (VLOPs)

AB’de aylık 45 milyonun üzerinde kullanıcıya sahip platformlar bakımından ise sistemik risk değerlendirmesi, bağımsız denetim ve algoritmik etkilerin analizi gibi ileri düzey yükümlülükler öngörülmüştür.

Bu yapı, düzenlemenin özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler üzerinde orantısız yük oluşturmasını engellemeyi hedeflemektedir.

  1. Temel Yükümlülük Alanları

4.1 Bildirim ve Aksiyon Mekanizması

Platformlar, yasadışı içeriklere ilişkin bildirimlerin iletilebileceği etkin sistemler kurmak ve bu bildirimleri makul süre içerisinde değerlendirmek zorundadır. Alınan kararların gerekçelendirilmesi ve kullanıcıya açıklanması zorunludur.

Bu düzenleme ile platformların pasif sorumluluk anlayışı yerini aktif süreç yönetimine bırakmaktadır.

4.2 Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik

DSA, platformların içerik moderasyonu kararlarını, reklam gösterim mantığını ve öneri sistemlerinin temel parametrelerini açıklamasını zorunlu kılmaktadır. Böylece kullanıcıların platform kararlarına karşı öngörülebilir bir hukuki zemine sahip olması amaçlanmaktadır.

4.3 Manipülatif Tasarımların Yasaklanması

Kullanıcı davranışını yanıltıcı şekilde yönlendiren arayüz tasarımları (“dark patterns”) açık şekilde yasaklanmıştır. Özellikle abonelik iptallerinin zorlaştırılması veya kullanıcıyı istemediği bir seçeneğe yönlendiren tasarımlar bu kapsamda değerlendirilir.

4.4 Online Pazar Yerlerine İlişkin Yükümlülükler

Çevrim içi pazar yerleri, platform üzerinde faaliyet gösteren satıcıların kimliklerini doğrulamak ve yasadışı ürün satışını önlemeye yönelik makul kontrol mekanizmaları kurmakla yükümlüdür. Bu düzenleme, platformların yalnızca teknik aracı olma savunmasını önemli ölçüde sınırlandırmaktadır.

4.5 Sistemik Risk Yönetimi (VLOP Rejimi)

Çok büyük platformlar bakımından DSA’nın en dikkat çekici yönü, platformların toplum üzerindeki etkilerinin düzenleme kapsamına alınmasıdır. Yanlış bilginin yayılması, seçim süreçlerine etkiler veya kullanıcı güvenliği gibi riskler artık hukuki değerlendirme alanına dahil edilmiştir.

  1. GDPR ile İlişkisi: Tamamlayıcı Düzenleme Yapısı

DSA, veri koruma mevzuatı değildir. Bununla birlikte hedefli reklamcılık, kullanıcı profillemesi ve algoritmik öneri sistemleri bakımından GDPR ile güçlü bir kesişim alanı bulunmaktadır.

GDPR kişisel verinin işlenmesine odaklanırken, DSA platformların davranış biçimini düzenlemektedir. Uygulamada şirketlerin bu iki düzenlemeyi birlikte ele alan bütüncül bir uyum yaklaşımı geliştirmesi gerekmektedir.

  1. Türk Hukuku Açısından Değerlendirme

Türk hukukunda DSA’ya birebir karşılık gelen tek bir düzenleme bulunmamaktadır. Ancak 5651 sayılı Kanun, Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun ve KVKK birlikte değerlendirildiğinde benzer alanların parçalı şekilde düzenlendiği görülmektedir.

Bununla birlikte Türkiye’deki düzenlemeler ağırlıklı olarak içerik kaldırma ve erişim engelleme mekanizmalarına odaklanırken, DSA platformların sistemsel risklerini ve algoritmik şeffaflığını merkeze almaktadır. Bu yönüyle DSA, platform yönetişimi bakımından daha ileri bir düzenleme modelini temsil etmektedir.

  1. Şirketler Açısından DSA: Hukuki Uyumdan Stratejik Gerekliliğe

DSA’nın etkisi yalnızca Avrupa Birliği merkezli şirketlerle sınırlı değildir. AB kullanıcılarına hizmet sunan, AB’de yerleşik platformlarla çalışan veya AB pazarına ürün ve hizmet arz eden şirketler bakımından DSA uyumu fiili bir gereklilik haline gelmiştir.

Uygulamada en sık karşılaşılan risk alanları şunlardır:

  • Platform kullanım şartlarının DSA ile uyumsuz olması,
  • Içerik kaldırma süreçlerinin şeffaf olmaması,
  • Reklam ve öneri sistemlerine ilişkin yeterli bilgilendirme yapılmaması,
  • Marketplace yapılarında satıcı doğrulama süreçlerinin eksikliği.

Bu nedenle DSA uyumu, yalnızca hukuki bir gereklilik değil; operasyonel süreçlerin ve risk yönetimi mekanizmalarının yeniden yapılandırılmasını gerektiren bir dönüşüm olarak değerlendirilmelidir.

  1. Sonuç: Platform Ekonomisinde Yeni Dönem

Dijital Hizmetler Yasası, platformların hukuki konumunu köklü biçimde değiştiren bir düzenlemedir. Dijital ekosistemde şeffaflık, hesap verebilirlik ve risk yönetimi artık isteğe bağlı uygulamalar değil, hukuki yükümlülükler haline gelmiştir.

Önümüzdeki dönemde Avrupa Birliği’nin dijital düzenleme yaklaşımının küresel ölçekte referans alınması beklenmektedir. Bu nedenle şirketlerin yalnızca mevcut yükümlülükleri değil, düzenlemenin ortaya koyduğu yeni standartları da dikkate alarak uyum süreçlerini yeniden değerlendirmesi önem taşımaktadır.

Ülke gündemini bazı zamanlarda meşgul eden gelişmeler; ekonomik anlamda önemli etkiler yaratmış ve örneğin Merkez Bankası resmi kurlarına göre bir Amerikan Doları 2013 yılının Aralık ayı başında 2,0282.-TL’den işlem görürken; 10 Ocak 2014 tarihi itibarıyla 2,1854.-TL tutarına ulaşmıştır. Döviz oranlarında kısa sürede görülen bu ve benzeri ani değişiklikler; her ne kadar daha öncesinde belirli sözleşmeler bakımından Yüksek Mahkeme tarafından uygulansa da; 2012 yılında yürürlüğe giren Borçlar Kanunu’nun 138.maddesi ile kanunlaşan “Aşırı İfa Güçlüğü” kurumundan faydalanılabileceği düşüncesini akıllara getirmektedir.

 

Yeni bir düzenleme olan 138.madde metni uyarınca;

 

Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır.”

 

Madde metni uyarınca taraflardan biri Mahkeme’ye başvurarak sözleşmenin oluşan yeni koşullara uyarlanmasını talep edebilir. TBK m.138 hükmüne göre; sözleşme taraflarından birinin hâkime yapacağı başvuru üzerine talep doğrultusunda bir karar verilebilmesi için aşağıdaki şartlar bulunmalıdır.

 

  1. Sözleşme kurulduktan sonra, tarafların edimleri arasındaki denge, borçludan sonuçları yüklenmesi istenemeyecek kadar büyük ölçüde bozulmuş olmalıdır. Elbette bu değerlendirmede, karşı tarafın durumu da göz önüne alınacaktır.[1]
  2. Aşırı ifa güçlüğü yaratan olgu borçludan kaynaklanmamalıdır.[2]
  3. Edimler henüz ifa edilmemiş olmalıdır. Kural olarak ifada bulunduktan sonra aşırı ifa güçlüğünden söz ederek uyarlama veya sözleşmeden dönme yollarına başvurulamaz. Ancak, borçlu doğan haklarını saklı tutarak ifada bulunmuşsa, ifadan sonra da bu haklarını kullanabilecektir. Bu takdirde, uyarlamanın sonucuna göre veya sözleşmeden dönme halinde, ifa etmiş bulunduğu edimi sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre kısmen veya tamamen geri isteyebilecektir.
  4. Öte yandan, maddenin son fıkrasında aynen; “Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır.” hükmü getirilmiştir. Böylece dövize endeksli borçlanmalarda da bu madde hükmünün uygulanacağı tereddüte yer vermeyecek açıklıkta kabul edilmiştir.
  5. Edimlerin dengesindeki değişiklik sözleşme yapılırken öngörülemeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen (Savaş, ekonomik kriz, devalüasyon, tabii afetler, ithal ve ihraç konusunda getirilen yasak ve tahditler gibi) olağanüstü bir durumdan ileri gelmelidir. Aşırı ifa güçlüğüne düşenin bu durumu sözleşme yapılırken öngörmediğini ispat etmesi yetmez, bu durum onun için “öngörülmesi beklenemez” olmalıdır. Bu nokta oldukça önemlidir. Zira tarafların sözleşme konusundaki uzmanlıklarının ve konumlarının da öngörülememe noktasında dikkate alınacağı tartışmasızdır. Özellikle borçlunun tacir olduğu hallerde Türk Ticaret Kanunu’nun 18/2 maddesinde kabul edildiği üzere “Her tacirin, ticaretine ait bütün faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi gerekliliği” önem arz etmekte olup[3]; bir tacirin madde korumasından yararlanmasının çok istisnai hallerde söz konusu olabileceğini kabul etmek gerekecektir.

 

Bununla birlikte; her ne kadar işbu madde yeni bir düzenleme olsa da aslında Yüksek Mahkeme tarafından söz konusu kurumun içtihatlarında sıklıkla yer verdiğini önemle belirtmek gerekir. Özellikle 2001 yılındaki ekonomik kriz sürecinde benzer bir döviz kuru dalgalanması yaşanmış ve döviz kurunun ani değişimini öngöremeyen ticari aktörler sözleşmelerinin ve dolayısıyla yabancı para cinsinden olan borçlarının yeniden yapılandırılması için mahkemelere başvurmuştur. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 7.5.2003 tarihli ve 13-332/340 sayılı ilamı ile günümüzde Mahkemelere yapılacak olası başvuruların nasıl değerlendirilebileceği konusunda gayet sarih biçimde fikir vermektedir:

“Türkiye’de yıllardan beri ekonomik paketler açılmakta, ancak istikrarlı bir ekonomiye kavuşamamaktadır. Devalüasyonların ülkemiz açısından önceden tahmin edilemeyecek bir keyfiyet olmadığı, kur politikalarının güvenilir olmadığı bir gerçektir.

Devalüasyon ve ekonomik krizlerin bir anda oluşmadığı, piyasadaki belli ekonomik darboğazlardan sonra meydana geldiği bir gerçektir. Davacı tacirin ekonomik krizin işaretlerinin belli olduğu bir dönemde, Kasım 2000 krizinden 20 gün önce yabancı para üzerinden kira sözleşmesi yapması basiretli bir tacir olarak davranmadığı sonucuna varılmalıdır.

TTK. 18/1. maddesinde A.Ş.lerin tacir oldukları açıklanmıştır. Aynı Yasanın 20/II maddesinde de her tacirin ticaretine ait faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi gerekir. Basiretli bir iş adamı gibi davranma yükümü aslında objektif bir özen ölçüsü getirmekte ve tacirin ticari işletmesiyle ilgili faaliyetlerinde, kendi yetenek ve imkânlarına göre ondan beklenebilecek özeni değil aynı ticaret dalında faaliyet gösteren tedbirli, öngörülü bir tacirden beklenen özeni göstermesinin gerekli olduğu kabul edilmektedir.

GEREKLİ TEDBİRLERİ ALMADAN SÖZLEŞME YAPAN VE BORÇ ALTINA GİREN TACİRİN ALABİLECEĞİ TEDBİRLERLE ÖNLEYEBİLECEĞİ BİR İMKÂNSIZLIĞA DAYANMASI KABUL EDİLEBİLECEK BİR DURUM DEĞİLDİR. Ülkemizde 1958 yılından beri devalüasyonlar ilan edilmekte sık sık para ayarlamaları yapılmakta, Türk parasının değeri dolar ve diğer yabancı paralar karşısında düşürülmektedir. ÜLKEMİZDEKİ İSTİKRARSIZ EKONOMİK DURUM TACİR OLAN DAVACI TARAFINDAN TAHMİN OLUNABİLECEK BİR KEYFİYETTİR. Somut olayda uyarlamanın koşullarından olan öngörülmezlik unsuru oluşmamıştır.”

 

Sonuç olarak; güncel gelişmeler kapsamında basın yayın organlarında yabancı para cinsinden edimlerin öngörüldüğü sözleşmelerin 2012 yılında yürürlüğe giren Borçlar Kanunu’nun 138.maddesi hükmü uyarınca oluşan şartlara göre revize edilebileceği şeklinde bir hukuki imkân öngörüldüğü intibaı uyandırılmış olsa da; günümüz koşullarına göre çok daha ağır ekonomik koşulların geçerli olduğu 2001 ekonomik krizinde,  hukuk politikası kapsamında tacirlerin bu yönde uyarlama talebinde bulunamayacaklarına dair bir içtihat benimseyen Yüksek Mahkeme’nin, kimi görüşler uyarınca[4] öngörülemeyen büyük bir artış olarak dahi değerlendirilemeyecek güncel döviz değişiminden ötürü işbu madde korumasını ticari ilişkilere tatbik etmeyeceği kuvvetle muhtemeldir.

2012 yılında yapılan yasal değişiklikler kapsamında; mevcut ekonomik sorunlar dayanak gösterilerek yapılacak olası hukuki başvurular konusunda Yargıtay’ın farklı yönde güncel bir içtihat geliştirip tacirlerin de işbu hukuki korumadan faydalanabilmelerine cevaz vermesi ihtimal dâhilinde olup; madde gerekçesinde kabul edilen “öngörülmezlik” unsurunun kazai merciler nazarında basiretli bir tacir için son derece dar yorumlandığı dikkate alındığında Yüksek Mahkeme’nin geçmişe nazaran değişik bir yoruma gitmesi ve tacirlerin de madde korumasından faydalanmasına onay vermesi olasılığının son derece zayıf olduğunu belirtmek gerekir.

[1] Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 7.2.2013 tarihli, 8250/2623 sayılı ilamı.

[2] Oğuzman-Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler Cilt 1, İstanbul 2013, s.206.

[3] Kılıçoğlu, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2013, s.258

[4] Oğuzman-Öz, s.581.

Konkordato, mali durumu bozulan, borcunu ödeme niyeti bulunmakla birlikte borçlarının tamamını ödeme kabiliyeti bulunmayan borçluların alacaklılarının çoğunluğu ile borçlarını ödeme konusunda yaptığı, Mahkemece tasdiki gereken ve tasdiki halinde tüm alacaklıları da kapsayan bir kurumdur. Bir başka deyişle, Yasa koyucu borçlulara, mahkeme denetiminde alacaklıları ile anlaşması ve borçlarını belli bir oranda ödemek suretiyle borçlarından kurtulma imkanını sağlayan konkordato müessesini düzenlemiştir. Konkordato bir icra takip yolu olmayıp, borçlunun konkordato güvencesi altında icra takiplerinden kurtulmasını, borçlarının yeniden yapılandırılmasını ve borçlunun iflasını engelleme amacı taşıyan bir kurumdur.

Konkordato’nun uygulamada ağırlığı hissettirdiği düzenleme olan “İcra Ve İflas Kanunu Ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” 15.03.2018 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş, işbu Kanunla özellikle ve büyük ölçüde İcra ve İflas Kanunu (Bundan böyle kısaca “İİK” olarak anılacaktır.) içeriğinde değişiklik yapılmıştır. Yapılan en önemli değişiklik, bünyesinde pek çok sorunu barındıran iflas erteleme kurumunun yürürlükten kaldırılarak, Konkordato kurumunun daha etkin ve işlevsel bir yapıya kavuşturulmasıdır.

Akabinde, 19.12.2018 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Abonelik Sözleşmesinden Kaynaklanan Para Alacaklarına İlişkin Takibin Başlatılması Usulü Hakkında Kanun”un 1317. maddeleri ile İİK’nın Konkordato hükümlerinde birtakım değişiklikler ve düzenlemeler yapılmıştır.

Son olarak 19.06.2021 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe giren 7327 İcra ve İflas Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Konkordato hakkında bazı mevzuat hükümlerinde değişiklik ve düzenlemeler yapılmıştır.

İşbu makalede; ticari hayatta büyük öneme sahip olan ve çokça başvuru yapılan Konkordato kavramı ile temel esasları, önem arz eden konu başlıkları ve değişiklikler ile birlikte anlatılacaktır.

  1. KONKORDATO ÇEŞİTLERİ

Türkiye’deki piyasa koşulları, şirket özellikleri ve ticari uygulamalar göz önüne alındığında adi konkordato uygulamasının ön plana çıktığı ve çoğunlukla uygulandığı görülmekle birlikte mevzuata tanımlanan konkordato çeşitleri şu şekilde sıralanabilir:

Adi Konkordato, tenzilat konkordatosu veya vade konkordatosu şeklinde uygulama alanı bulabilmektedir. Tenzilat konkordatosunda alacaklılar borcun bir kısmından feragat eder ve borçlu borcun kalan kısmını ödemekle borcundan kurtulur. Vade konkordatosunda ise borçların ödenmesi belirli bir vadeye ya da taksite bağlanabilmektedir.

Rehinli Alacaklılarla Müzakere Şartları Ve Yapılandırmanın Hükümleri, İİK m. 308/h’de düzenlenmiştir. Hükme göre, Adi Konkordatoda borçlu, ön projede belirtmek suretiyle, alacaklı lehine rehin tesis edilmiş borçlarının yapılandırılmasını bu madde uyarınca talep eder. Komiser, kesin mühlet içinde uygun göreceği zamanda bütün rehinli alacaklıları borçlunun anapara indirimi, faiz indirimi, vadelendirme veya diğer ödeme tekliflerini müzakere etmek üzere tebligat çıkartarak davet eder. Müzakerede ve müzakereyi takip eden yedi günlük iltihak süresi içinde rehinli alacaklıların, alacak miktarı itibarıyla üçte ikiyi aşan çoğunluğu ile bir anlaşma hasıl olursa, komiser, imzalanan anlaşmaları tutanağa bağlar ve rehinli alacaklılarla anlaşma yapıldığını 302. madde uyarınca mahkemeye tevdi edeceği gerekçeli raporuna ayrı ve bağımsız bir başlık altında işler.

İflastan Sonra Konkordato, İİK m. 309’da düzenlenmiştir. İflâsına hükmedilmiş olan bir borçlu konkordato talep ederse veya bu borçlunun alacaklılarından biri konkordato işlemlerinin başlatılmasını isterse, iflâs idaresi görüşüyle beraber ikinci alacaklılar toplanmasında veya daha sonra müzakere edilmek üzere alacaklılara bu talebi bildirir. Hükme göre; Konkordato talebinin alacaklılar tarafından kabul edildiği toplantının yapıldığı tarihten, konkordatonun mahkemece tasdik edildiği tarihe kadar geçen sürede müflisin mallarının paraya çevrilmesi durur. Bu süre altı ayı geçemez. Konkordato hakkında verilen karar iflâs idaresine bildirilir. Konkordatonun tasdiki kararının kesinleşmesi üzerine iflâs idaresi iflâsa hükmeden mahkemeden iflâsın kaldırılmasını ister. İİK m. 302-307 ile m. 308/a-308/g burada da uygulanır. Komisere ait görevler iflâs idaresi tarafından yapılır.

Malvarlığının Terki Suretiyle Konkordato, İİK m. 309/a ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Malvarlığının terki suretiyle konkordato ile alacaklılara, borçlunun malvarlığı üzerinde tasarruf etmek veya bu malların tamamını ya da bir kısmını üçüncü kişiye devretmek yetkisi verilir. Niteliğine aykırı düşmedikçe, Adi Konkordatoda uygulanan 285 ilâ 308/g maddeleri malvarlığının terki suretiyle konkordatoda da uygulanır.

Uzlaşma Yoluyla Yeniden Yapılandırma, İİK m. 309/m’de düzenlenmiş olup hükme göre muaccel para borçlarını ödeyemeyecek durumda olan veya mevcut ve alacakları borçlarını karşılamaya yetmeyen ya da bu hallerden birine düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalması kuvvetle muhtemel olan bir sermaye şirketi veya kooperatif, önceden müzakere edilmiş ve projeden etkilenen alacaklılar tarafından gerekli çoğunluk sağlanarak kabul edilmiş olan yeniden yapılandırma projesi ile birlikte, muamele merkezinin bulunduğu yer asliye ticaret mahkemesine, uzlaşma yoluyla yeniden yapılandırma için başvurabilir.

  1. KONKORDATOYA KİMLER BAŞVURABİLİR?

İİK m. 285 uyarınca borçlarını, vadesi geldiği hâlde ödeyemeyen veya vadesinde ödeyememe tehlikesi altında bulunan herhangi bir borçlu, vade verilmek veya tenzilat yapılmak suretiyle borçlarını ödeyebilmek veya muhtemel bir iflâstan kurtulmak için konkordato talep edebilir. Kanun metnine göre, borçlunun Mahkeme’de sözlü başvurusu üzerine tutanak tutulması yoluyla da başvuruda bulunabileceği düşünülmektedir.

Türk Ticaret Kanunu m. 377’de borca batık şirketlerin konkordato başvurusunda bulunabileceği düzenlenmişse de konkordatoyu özel olarak ele alan İİK’ya göre hem borca batık hem de aciz halindeki şirketler konkordato başvurusunda bulunabilirler.

Belirtmek gerekir ki yeni düzenlemede değişiklik gerekçesine göre, tacir olmayan gerçek kişilerin de konkordato talep edebilmesi kabul edilmiştir. Örneğin esnaf, memur gibi gerçek kişiler de artık konkordato başvurusunda bulunabilecektir. Doktrinde, özel hukuk tüzel kişilerinin de başvurabileceği kabul edilmekle birlikte, pratikte çok da mümkün olmadığı düşünülmektedir.

İflâs talebinde bulunabilecek her alacaklı, gerekçeli bir dilekçeyle, borçlu hakkında konkordato işlemlerinin başlatılmasını isteyebilir. Borçlunun kefillerinin ise, asıl borçlunun konkordato talep etmesi halinde ayrıca konkordatoya başvurma imkânı olduğu gibi borçlu ve kefilleri aynı dilekçe ile de konkordato başvurusunda bulunabilirler.

  1. KONKORDATOYA BAŞVURU YERİ

Konkordato başvurusu gerekçeli bir dilekçenin;

  • İflâsa tabi olan borçlu için muamele merkezinin bulunduğu, merkezi yurt dışında ise merkez şubesinin bulunduğu yerdeki,
  • İflâsa tabi olmayan borçlu için yerleşim yerindeki, Asliye Ticaret Mahkemesi’ne verilmesi sureti ile yapılır.

 

  1. KONKORDATO BAŞVURUSU İÇİN GEREKEN BELGELER

İİK m. 286 doğrultusunda, konkordato talebine ek olarak mahkemeye ibraz edilmesi gerekli belgeler tek tek sayılarak düzenlenmiştir. Konkordato talep eden borçlu konkordato talebine, konkordato ön projesini, malvarlığının durumunu gösterir belgeleri, alacaklılarını (varsa imtiyazlı alacaklılarını) ve alacaklarının miktarı gösterir listeyi, konkordato ön projesi kapsamında alacaklılara ödenecek borç miktarı ve kendisinin iflası halinde ödeyebileceği miktarı gösterir belgeyi, mali durumu gösterir belgeleri, gelir tablosunu, nakit akım tablosunu, bilanço, ticari defterlerin açılış kapanış tasdiklerini ve İİK m. 286 gereği ekleyerek Mahkeme’ye başvurur. Alacaklının konkordato talep etmesi durumunda ise Mahkeme borçluya makul bir süre vererek yukarıdaki belgelerin kendisine sunulmasını isteyecektir. İşbu bilgi notunda sadece dikkat çeken belge taleplerine yer verilecektir.

İİK m. 286/e’de Sermaye Piyasası Kurulu veya Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunca yetkilendirilen bağımsız denetim kuruluşu tarafından hazırlanan ve konkordato ön projesinde yer alan teklifin gerçekleşmesinin kuvvetle muhtemel olduğunu gösteren finansal analiz raporlarının da konkordato talebiyle birlikte mahkemeye ibrazı istenmekteydi. Abonelik Sözleşmesinden Kaynaklanan Para Alacaklarına İlişkin Takibin Başlatılması Usulü Hakkında Kanun’un 13. Maddesi ile, İİK’nın konkordato talebine eklenecekler başlıklı 286. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendi aşağıdaki şekilde önemli bir değişiklik yapılmıştır. Nitekim, böylece konkordato talep eden borçlu hakkında geçici mühlet kararı verilmesi, borçlunun mali durumunu net bir şekilde ortaya koyan ve konkordato ön projesinde yer alan teklifin gerçekleşeceği hususunda makul güvence veren denetim raporuna dayanacaktır.

“e) Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunca kamu yararını ilgilendiren kuruluşların denetimi için yetkilendirilen bağımsız denetim kuruluşu tarafından Türkiye Denetim Standartlarına göre yapılacak denetim kapsamında hazırlanan ve konkordato ön projesinde yer alan teklifin gerçekleşeceği hususunda makul güvence veren denetim raporu ile dayanakları.”

Madde gerekçesine göre, değişiklik ile öncelikle raporu verecek denetim kuruluşları daraltılmakta ve kamu yararını ilgilendiren kuruluşların denetimi için yetkilendirilen bağımsız denetim kuruluşlarının rapor hazırlaması öngörülmektedir. Ayrıca raporun niteliği değiştirilmekte ve finansal analiz raporundan makul güvence veren denetim raporuna dönülmektedir. Yine denetimin standardı netleştirilmekte ve raporun Türkiye Denetim Standartlarına göre hazırlanması şart koşulmaktadır. Buna göre Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunca kamu yararını ilgilendiren kuruluşların denetimi için yetkilendirilen bağımsız denetim kuruluşu tarafından Türkiye Denetim Standartlarına göre yapılacak denetim kapsamında hazırlanan ve konkordato ön projesinde yer alan teklifin gerçekleşeceği hususunda makul güvence veren denetim raporu ile dayanakları konkordato başvurusu sırasında mahkemeye sunulacaktır.

Önemli diğer husus ise, maddeye göre Borçlu, konkordato sürecinde mahkeme veya komiser tarafından istenebilecek diğer belge ve kayıtları da ibraz etmek zorundadır. Kanunda alacaklılarca başlatılan takiplere ilişkin (ödeme emri gibi) bilgi ve belgelerin ibrazı istenmemiştir.

  1. KONKORDATODA MÜHLETLER
  2. GEÇİCİ MÜHLET

İİK m. 287 gereği, Konkordato talebi üzerine mahkeme, 286. maddede belirtilen belgelerin eksiksiz olarak mevcut olduğunu tespit ettiğinde derhâl geçici mühlet kararı verir ve borçlunun malvarlığının muhafazası için gerekli gördüğü bütün tedbirleri alır.

Mahkeme, geçici mühlet kararıyla birlikte konkordatonun başarıya ulaşmasının mümkün olup olmadığının yakından incelenmesi amacıyla bir geçici konkordato komiseri görevlendirir. Abonelik Sözleşmesinden Kaynaklanan Para Alacaklarına İlişkin Takibin Başlatılması Usulü Hakkında Kanun’un 14. Maddesi ile İİK m. 287 metnine yeni hüküm eklenmiştir. Buna göre, üç komiser görevlendirilmesi durumunda komiserlerden biri, mahkemenin bulunduğu ilde faaliyet göstermek şartıyla Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu tarafından yetkilendirilmiş ve sorumlu denetçi olarak onaylanmış bağımsız denetçiler arasından seçilecektir.

Alacaklı sayısı ve alacak miktarı dikkate alınarak gerektiğinde üç komiser de görevlendirilebilir. 290. madde bu konuda kıyasen uygulanır.

Geçici mühlet üç aydır. Mahkeme bu üç aylık süre dolmadan borçlunun veya geçici komiserin yapacağı talep üzerine geçici mühleti en fazla iki ay daha uzatabilir, uzatmayı borçlu talep etmişse geçici komiserin de görüşü alınır. Geçici mühletin toplam süresi beş ayı geçemez.

Geçici mühlet talebinin kabulü, geçici komiser görevlendirilmesi, geçici mühletin uzatılması ve tedbirlere ilişkin kararlara karşı kanun yoluna başvurulamaz. Geçici mühlet, kesin mühletin sonuçlarını doğurur.

İİK m. 288’ye göre; Mahkemece geçici mühlet kararı, ticaret sicili gazetesinde ve Basın – İlan Kurumunun resmî ilân portalında ilân olunur ve derhâl tapu müdürlüğüne, ticaret sicili müdürlüğüne, vergi dairesine, gümrük ve posta idarelerine, Türkiye Bankalar Birliğine, Türkiye Katılım Bankaları Birliğine, mahallî ticaret odalarına, sanayi odalarına, taşınır kıymet borsalarına, Sermaye Piyasası Kuruluna ve diğer lazım gelen yerlere bildirilir.

Bu ilandan itibaren 7 gün içinde alacaklılar mühlet verilmesini gerektiren bir hal bulunmadığını ileri sürerek konkordato talebinin reddini isteyebilirler. Mahkeme, kesin mühletin verilip verilmeyeceğine geçici mühlet içinde karar verir.

  1. KESİN MÜHLET

Kesin mühlet hakkında bir karar verilebilmesi için, mahkeme borçluyu ve varsa konkordato talep eden alacaklıyı duruşmaya davet eder. Borçlunun konkordato talep etmesi durumunda alacaklıların duruşmaya katılıp katılamayacağı konusunda Kanunda net bir düzenleme bulunmamaktadır.

Geçici komiser, duruşmadan önce yazılı raporunu sunar ve mahkemece gerekli görülürse, beyanı alınmak üzere duruşmada hazır bulunur. Mahkeme yapacağı değerlendirmede, itiraz eden alacaklıların dilekçelerinde ileri sürdükleri itiraz sebeplerini de dikkate alır. Konkordatonun başarıya ulaşmasının mümkün olduğunun Mahkeme’ce anlaşılması halinde ise, borçluya 1 yıllık kesin mühlet verilir. Komiserin ve borçlunun talebi üzerine maksimum 6 ay uzatılabilecektir.

Kesin mühlete karar verilmesi halinde yeni bir düzenleme olarak en fazla yedi kişilik ve ücret takdir edilmemesi kaydıyla alacaklılar kurulu oluşturulabilecektir. Alacaklılar kurulu her ay en az bir kere toplanır ve hazır bulunanların oy çokluğuyla karar alır.

Kesin mühlet verilmesine, kesin mühletin uzatılmasına ve kesin mühletin kaldırılarak konkordato talebinin reddine ilişkin kararlar, 288. madde uyarınca ilân edilir ve ilgili yerlere bildirilir.

Kesin mühlet talebinin kabulü ile mühletin kaldırılması talebinin reddine ilişkin kararlara karşı kanun yoluna başvurulamaz. Kesin mühlet talebinin değerlendirilmesi sonucunda, hakkında iflâs kararı verilmeyen borçlunun konkordato talebinin reddine karar verilirse, borçlu veya varsa konkordato talep eden alacaklı bu kararın tebliğinden itibaren on gün içinde istinaf yoluna başvurabilir. Bölge adliye mahkemesinin kararı kesindir.

2.1 Borçlunun Malî Durumunun Düzelmesi Nedeniyle Kesin Mühletin Kaldırılması

İİK m. 291 gereği Konkordato Hukuku bakımından yenilik taşıyan bu hükme göre, Konkordato talebi ile amaçlanan iyileşmenin, kesin mühletin sona ermesinden önce gerçekleştiğinin komiserin yazılı raporuyla mahkemeye bildirilmesi üzerine mahkemece resen, kesin mühletin kaldırılarak Konkordato talebinin reddine karar verilecektir.

2.2. Kesin Mühlet İçinde Konkordato Talebinin Reddi

İflâsa tabi borçlu bakımından, kesin mühletin verilmesinden sonra aşağıdaki durumların gerçekleşmesi hâlinde komiserin yazılı raporu üzerine mahkeme kesin mühleti kaldırarak konkordato talebinin reddine ve borçlunun iflâsına resen karar verir:

  • Borçlunun malvarlığının korunması için iflâsın açılması gerekiyorsa.
  • Konkordatonun başarıya ulaşamayacağı anlaşılıyorsa.
  • Borçlu, 297 nci maddeye aykırı davranır veya komiserin talimatlarına uymazsa. İşbu bende Abonelik Sözleşmesinden Kaynaklanan Para Alacaklarına İlişkin Takibin Başlatılması Usulü Hakkında Kanun’un 16. Maddesi ile “ya da borçlunun alacaklıları zarara uğratma amacıyla hareket ettiği anlaşılıyorsa ” ibaresi eklenmiştir.
  • Borca batık olduğu anlaşılan bir sermaye şirketi veya kooperatif, konkordato talebinden feragat ederse.

İflâsa tabi olmayan borçlu bakımından ise birinci fıkranın (b) ve (c) bentlerindeki hâllerin kesin mühletin verilmesinden sonra gerçekleşmesi durumunda, komiserin yazılı raporu üzerine mahkeme kesin mühleti kaldırarak konkordato talebinin reddine resen karar verir.

2.3. Kesin Mühletin Alacaklılar Bakımından Sonuçları

İİK m. 294 uyarınca; Kesin mühlet içerisinde borçlu aleyhine Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanuna göre yapılan takipler de dâhil olmak üzere hiçbir takip yapılamaz ve evvelce başlamış takipler durur, ihtiyatî tedbir ve ihtiyatî haciz kararları uygulanmaz, bir takip muamelesi ile kesilebilen zamanaşımı ve hak düşüren müddetler işlemez.

Tasdik edilen konkordato projesi aksine hüküm içermediği takdirde kesin mühlet tarihinden itibaren rehinle temin edilmemiş her türlü alacağa faiz işlemesi durur.

Konkordato mühletinin verilmesinden önce, müstakbel bir alacağın devri sözleşmesi yapılmış ve devredilen alacak konkordato mühletinin verilmesinden sonra doğmuş ise, bu devir hükümsüzdür.

Konusu para olmayan alacaklar, alacaklı tarafından, ona eşit kıymette para alacağına çevrilerek komisere bildirilir. Şu kadar ki borçlu, komiserin onayıyla taahhüdün aynen ifasını üstlenmekte serbesttir.

2.4. Kesin Mühletin Borçlu Açısından Sonuçları

Borçlu, komiserin nezareti altında işlerine devam edebilir. Şu kadar ki, mühlet kararı verirken veya mühlet içinde mahkeme, bazı işlemlerin geçerli olarak ancak komiserin izni ile yapılmasına veya borçlunun yerine komiserin işletmenin faaliyetini devam ettirmesine karar verebilir.

Borçlu, mahkemenin izni dışında mühlet kararından itibaren rehin tesis edemez, kefil olamaz ve ivazsız tasarruflarda bulunamaz; taşınmazını, işletmenin faaliyetinin devamı için önem arz eden taşınırını ve işletmenin devamlı tesisatını devredemez ve takyit edemez. Aksi hâlde yapılan işlemler hükümsüzdür. Mahkeme bu işlemler hakkında karar vermeden önce komiserin görüşü ile alacaklılar kurulunun muvafakatini almak zorundadır.

Borçlu bu hükme yahut komiserin ihtarlarına aykırı davranırsa mahkeme, borçlunun malları üzerindeki tasarruf yetkisini kaldırabilir veya 292 nci madde çerçevesinde karar verir. Birinci ve üçüncü fıkra kapsamında alınan kararlar 288 inci madde uyarınca ilân edilir ve ilgili yerlere bildirilir. Konkordatoda güçlü bir komiser figürü bulunmaktadır. Komiserler mahkeme onayı olmaksızın borçluya doğrudan talimat verebilirler.

  1. KONKORDATO PROJESİNİN TASDİKİ

İİK m.299 uyarınca alacaklılar, komiser tarafından yapılacak ilânla, ilân tarihinden itibaren on beş gün içinde alacaklarını bildirmeye davet olunur.

Ayrıca, ilânın birer sureti adresi belli olan alacaklılara posta ile gönderilir. 300. maddeye göre Komiser, borçluyu iddia olunan alacaklar hakkında açıklamada bulunmaya davet eder. Komiser, alacakların varit olup olmadığı hakkında borçlunun defterleri ve belgeleri üzerinde gerekli incelemelerde bulunarak bunların neticesini 302.madde gereğince vereceği raporda belirtir. Bu davetler ve bildirimler tamamlanıp, konkordato projesi tamamlandıktan sonra komiser, yapacağı yeni bir ilânla alacaklıları konkordato projesini müzakere etmek üzere toplanmaya davet eder.

Konkordato projesi;

  1. a) Kaydedilmiş olan alacaklıların ve alacakların yarısını veya
  2. b) Kaydedilmiş olan alacaklıların dörtte birini ve alacakların üçte ikisini, aşan bir çoğunluk tarafından imza edilmiş ise kabul edilmiş sayılır.

Oylamada sadece konkordato projesinden etkilenen alacaklılar oy kullanabilir. 206. maddenin birinci sırasında yazılı imtiyazlı alacakların alacaklıları ve borçlunun eşi ve çocuğu ile kendisinin ve evlilik bağı ortadan kalkmış olsa dahi eşinin anası, babası ve kardeşi alacak ve alacaklı çoğunluğunun hesabında dikkate alınmaz. Rehinle temin edilmiş olan alacaklar, 298. madde uyarınca takdir edilen kıymet sonucunda teminatsız kaldıkları kısım için hesaba katılırlar. Çekişmeli veya geciktirici koşula bağlı yahut belirli olmayan bir vadeye tabi alacakların hesaba katılıp katılmamasına ve ne oranda katılacağına mahkeme karar verir. Şu kadar ki bu iddialar hakkında ileride mahkemece verilecek hükümler saklıdır.

Komiser, iltihak süresinin bitmesinden itibaren en geç yedi gün içinde konkordatoya ilişkin bütün belgeleri, konkordato projesinin kabul edilip edilmediğine ve tasdikinin uygun olup olmadığına dair gerekçeli raporunu mahkemeye tevdi eder. Komiserin gerekçeli raporunu ve dosyayı tevdi alan mahkeme, konkordato hakkında karar vermek üzere yargılamaya başlar. Mahkeme, komiseri dinledikten sonra kısa bir zamanda ve herhâlde kesin mühlet içinde kararını vermek zorundadır. Zorunlu hallerde süre 6 aya kadar uzatılabilir.

  1. KONKORDATO PROJESİNİN TASDİK EDİLME ŞARTLARI

Alacaklılarca kabul edilen konkordato projesinin tasdiki aşağıdaki şartların gerçekleşmesine bağlıdır:

  1. Adi konkordatoda teklif edilen tutarın, borçlunun iflâsı hâlinde alacaklıların eline geçebilecek muhtemel miktardan fazla olacağının anlaşılması; malvarlığının terki suretiyle konkordatoda paraya çevirme hâlinde elde edilen hasılat veya üçüncü kişi tarafından teklif edilen tutarın iflâs yoluyla tasfiye hâlinde elde edilebilecek bedelden fazla olacağının anlaşılması,
  2. Teklif edilen tutarın borçlunun kaynakları ile orantılı olması (bu kapsamda mahkeme, borçlunun beklenen haklarının dikkate alınıp alınmayacağım ve alınacaksa ne oranda dikkate alınacağını da takdir eder).
  3. Konkordato projesinin 302.maddede öngörülen çoğunlukla kabul edilmiş bulunması,
  4. 206 ncı maddenin birinci sırasındaki imtiyazlı alacaklıların alacaklarının tam olarak ödenmesinin ve mühlet içinde komiserin izniyle akdedilmiş borçların ifasının, alacaklı bundan açıkça vazgeçmedikçe yeterli teminata bağlanmış olması (302 nci maddenin altıncı fıkrası kıyasen uygulanır).
  5. Konkordatonun tasdikinin gerektirdiği yargılama giderleri ile konkordatonun tasdiki durumunda alacaklılara ödenmesi kararlaştırılan para üzerinden alınması gereken harcın, tasdik kararından önce, borçlu tarafından mahkeme veznesine depo edilmiş olması.

Mahkeme konkordato projesini yetersiz bulursa kendiliğinden veya talep üzerine gerekli gördüğü düzeltmenin yapılmasını isteyebilir. İİK madde 306 gereği Konkordatonun tasdiki kararında alacaklıların hangi ölçüde alacaklarından vazgeçtiği ve borçlunun borçlarını hangi takvim çerçevesinde ödeyeceği belirtilir. Kararda, tasdik edilen konkordatonun yerine getirilmesini sağlamak için gerekli gözetim, yönetim ve tasfiye tedbirlerini almakla görevli bir kayyım tayin edilebilir. Bu takdirde kayyım, borçlunun işletmesinin durumu ve proje uyarınca borçlarını ödeme kabiliyetini muhafaza edip etmediği konusunda iki ayda bir tasdik kararını veren mahkemeye rapor verir; alacaklılar bu raporu inceleyebilirler.

  • KONKORDATONUN TASDİK EDİLMEMESİ VE BORÇLUNUN İFLÂSI

İİK m.308’e göre ; Konkordato tasdik edilmezse mahkeme konkordato talebinin reddine karar verir ve bu karar 288 inci madde uyarınca ilân edilerek ilgili yerlere bildirilir. Borçlunun iflâsa tabi şahıslardan olması ve doğrudan doğruya iflâs sebeplerinden birinin mevcut olması hâlinde mahkeme, borçlunun iflâsına resen karar verir.

Konkordato süreci iflâsla sonuçlandığı takdirde, iflâs kararını veren mahkeme tasfiyenin basit veya adi tasfiye usulüne göre yapılmasına ve gerektiğinde adi tasfiyenin komiserler tarafından yerine getirilmesine karar verir. Bu hâlde iflâs idaresine ait görev ve yetkiler komiserler tarafından kullanılır.

  1. TASDİK EDİLEN KONKORDATO PROJESİNİN HÜKÜM VE SONUÇLARI

Konkordato, tasdik kararıyla bağlayıcı hâle gelir. Tasdik edilen konkordato projesinde konkordatonun, tasdik kararının kesinleşmesiyle bağlayıcı hâle geleceği de kararlaştırılabilir; bu takdirde mühletin etkileri, kanunda öngörülen istisnalar saklı kalmak kaydıyla konkordatonun bağlayıcı hâle geldiği tarihe kadar devam eder.

Bağlayıcı hâle gelen konkordato, konkordato talebinden önce veya komiserin izni olmaksızın mühlet içinde doğan bütün alacaklar için mecburidir. Mühlet içerisinde Komiserin izniyle akdedilmiş borçlar Konkordatoya tabi değildir.

Konkordatonun taraflar için bağlayıcı hâle gelmesi, geçici mühlet kararından önce başlatılmış takiplerde konulan ve henüz paraya çevrilmemiş olan hacizleri hükümden düşürür.

Kredi kurumları tarafından verilen krediler de dâhil olmak üzere geçici mühlet kararından sonra komiserin izniyle akdedilmiş borçlar, adi konkordatoda konkordato şartlarına tabi değildir, temerrüt hâlinde mühlet sırasında dahi icra takibine konu edilebilir ve 206 ncı madde kapsamında rehinli alacaklardan hemen sonra, diğer bütün alacaklardan önce ödenir; malvarlığının terki suretiyle konkordatoda yahut sonraki bir iflâsta 248 inci madde kapsamında masa borcu sayılır. Aynı kural karşı edimin ifasını komiserin izniyle kabul eden borçlunun taraf olduğu sürekli borç ilişkilerindeki karşı edimler için de geçerlidir.

İİK madde 308/c’nin 3. Fıkrası gereği Konkordato anlaşması aşağıdaki alacaklar bakımından uygulanmaz:

  • İşçi alacakları,
  • 6183 sayılı Kanun kapsamındaki amme alacakları,
  • rehinli alacaklıların rehnin kıymetini karşılayan miktardaki alacakları (rehinli alacaklar bakımından rehinli alacaklılar ile yapılan ve konkordato teklifi ile birlikte mahkemeye sunulan yeniden yapılandırma teklifi söz konusudur).
  1. KONKORDATODA KANUN YOLLARINA BAŞVURU

Konkordato hakkında verilen karara karşı borçlu veya konkordato talep eden alacaklı, kararın tebliğinden; itiraz eden diğer alacaklılar ise tasdik kararının ilânından itibaren on gün içinde istinaf yoluna başvurabilir. Bölge adliye mahkemesi kararına karşı on gün içinde temyiz yoluna başvurulabilir. İstinaf ve temyiz incelemeleri, Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerine göre yapılır.

Alacakları itiraza uğramış ve çekişmeli olan alacaklılar, tasdik kararının ilânı tarihinden itibaren bir ay içinde dava açabilirler. Tasdik kararını veren mahkeme, konkordato projesi uyarınca çekişmeli alacaklara isabet eden payın, kararın kesinleşmesine kadar borçlu tarafından, mahkemece belirlenen bir bankaya yatırılmasına karar verebilir. Süresi içinde dava açmamış olan alacaklılar, bu paydan ödeme yapılmasını talep edemezler; bu durumda yatırılan pay borçluya iade edilir.

  1. KONKORDATO TALEBİNİN SÖZLEŞMELERE ETKİSİ

İİK m.296 uyarınca ; Sözleşmenin karşı tarafının konkordato projesinden etkilenip etkilenmediğine bakılmaksızın, borçlunun taraf olduğu ve işletmesinin faaliyetinin devamı için önem arz eden sözleşmelerin devamı esastır. Bu sözleşmelerde yer alıp da borçlunun konkordato talebinde bulunmasının sözleşmeye aykırılık teşkil edeceğine, haklı fesih sebebi sayılacağına yahut borcu muaccel hâle getireceğine ilişkin hükümler,  borçlunun  konkordato  yoluna  başvurması  durumunda  uygulanmaz.

Sözleşmede bu yönde bir hüküm bulunmasa dahi sözleşme, borçlunun konkordatoya başvurduğu gerekçesiyle sona erdirilemez. Bu fıkra kapsamında geçici ve kesin mühlet süresince devam eden sözleşmeler nedeniyle borçlanılan edimler karşılıklı olarak ifa edilir. Borçlu, tarafı olduğu ve konkordatonun amacına ulaşmasını engelleyen aşırı külfetli sürekli borç ilişkilerini, komiserin uygun görüşü ve mahkemenin izniyle herhangi bir zamanda sona erecek şekilde feshedebilir. Bu çerçevede ödenmesi gereken tazminat, konkordato projesine tabi olur. Hizmet sözleşmelerinin feshine ilişkin özel hükümler saklıdır.

  1. TANIM

2013 yılında yürürlüğe giren 6493 sayılı Ödeme ve Menkul Kıymet Mutabakat Sistemleri, Ödeme Hizmetleri ve Elektronik Para Kuruluşları Hakkında Kanun (“Kanun”) uyarınca, mevzuatta ilk defa “ödeme sistemi”, “menkul kıymet mutabakat sistemi”, “ödeme hizmeti sağlayıcısı”, “ödeme kuruluşu” ve “elektronik para kuruluşu” gibi kavramlar ilk defa tanımlanmıştır.

Kanun uyarınca “Elektronik Para” Elektronik para ihraç eden kuruluş tarafından kabul edilen fon karşılığı ihraç edilen, elektronik olarak saklanan, bu Kanunda tanımlanan ödeme işlemlerini gerçekleştirmek için kullanılan ve elektronik para ihraç eden kuruluş dışındaki gerçek ve tüzel kişiler tarafından da ödeme aracı olarak kabul edilen parasal değeri; “Elektronik Para Kuruluşu” ise Kanun kapsamında elektronik para ihraç etme yetkisi verilen tüzel kişiyi tanımlamaktadır.

  1. KURULUŞ VE YETKİLER

Kanuna göre Elektronik Para Kuruluşu’nın anonim şirket şeklinde kurulması, şirketin ve ortaklarının Kanunun 18 inci maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen şartları taşıması gerekmektedir. Kanunun 18 inci maddesi kapsamında faaliyet izni verilen bir elektronik para kuruluşu elektronik para ihracının yanı sıra Kanunun 12 nci maddesinin birinci fıkrasında sayılan ödeme hizmetlerini de yürütebilecektir.

Son derece kapsamlı olan 12. Madde kapsamında koyucu ödeme hizmetlerinin de Elektronik Para Kuruluşu tarafında yürütülebilmesine olanak tanımıştır:

Kanun uyarınca Elektronik Para Kuruluşu’nun da gerçekleştirebileceği ödeme hizmetleri;

  1. Ödeme hesabına para yatırılması ve ödeme hesabından para çekilmesine imkân veren hizmetler de dâhil olmak üzere ödeme hesabının işletilmesi için gerekli tüm işlemleri,
  2. Ödeme hizmeti kullanıcısının ödeme hizmeti sağlayıcısı nezdinde bulunan ödeme hesabındaki fonun aktarımını içeren, bir defaya mahsus olanlar da dâhil doğrudan borçlandırma işlemi, ödeme kartı ya da benzer bir araçla yapılan ödeme işlemi ile düzenli ödeme emri dâhil para transferini,
  3. Ödeme aracının ihraç veya kabulünü,
  4. Para havalesini,
  5. Gönderen tarafından ödeme işleminin yapılmasına ilişkin onayın bir bilişim veya elektronik haberleşme cihazı aracılığıyla verildiği ve ödemenin ödeme hizmeti kullanıcısı ile mal veya hizmet sağlayan arasında sadece aracı olarak faaliyet gösteren bir bilişim veya elektronik haberleşme işletmecisine yapıldığı ödeme işlemini,
  6. Fatura ödemelerine aracılık edilmesine yönelik hizmetleri,
  7. Ödeme hizmeti kullanıcısının isteği üzerine başka bir ödeme hizmeti sağlayıcısında bulunan ödeme hesabıyla ilgili sunulan ödeme emri başlatma hizmetini,
  8. Ödeme hizmeti kullanıcısının onayının alınması koşuluyla, ödeme hizmeti kullanıcısının ödeme hizmeti sağlayıcıları nezdinde bulunan bir veya daha fazla ödeme hesabına ilişkin konsolide edilmiş bilgilerin çevrim içi platformlarda sunulması hizmetini,
  9. Ödemeler alanında toplam büyüklük veya etki alanı açısından Bankaca belirlenecek seviyeye ulaşan diğer işlem ve hizmetleri,

Şeklinde tanımlanmıştır.

Bununla birlikte aşağıda sınırlı olarak sayılan hususlar ödeme hizmeti olarak tanımlanamayacaktır:

  1. Ödeme işleminin aracı kullanılmaksızın doğrudan alıcıya nakit olarak yapılması,
  2. Ödeme işleminin, gönderen ya da alıcı namına mal veya hizmet pazarlığına ya da alım satımına yetkili olan ticari temsilci aracılığıyla yapılması,
  3. Kâr amacı gütmeyen veya yardım amacıyla yapılan faaliyetler çerçevesinde paranın nakit olarak toplanması ve teslimi suretiyle yapılan ödeme işlemleri,
  4. Mal veya hizmet alımından kaynaklanan ödeme işleminin gerçekleştirilmesinden hemen önce ödeme hizmeti kullanıcısının açık talebi üzerine, işlemin bir parçası olarak nakit paranın alıcıdan gönderene verildiği hizmetler,
  5. Ödeme hesabına bağlı olmaksızın nakit olarak gerçekleşen döviz alım ve satım işlemleri,
  6. 6102 sayılı Kanun kapsamındaki kıymetli evrak, yabancı banka çekleri, seyahat çekleri ve kâğıt posta havalelerinden herhangi biriyle gerçekleşen ödeme işlemleri,
  7. Sistemlerde; Banka, mutabakat kuruluşu, merkezî karşı taraf, takas odaları, ödeme hizmeti sağlayıcıları ve sistemin diğer katılımcılarının aralarında kendi nam ve hesaplarına gerçekleştirdikleri ödeme işlemleri,
  8. (f) bendi kapsamında belirtilen tüzel kişiler ve sermaye piyasası kurumlarının 6/12/2012 tarihli ve 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu kapsamındaki sermaye piyasası faaliyetleri ile ilgili ödeme işlemleri,
  9. Teknik hizmet sağlayanların sunduğu, ödeme hizmetlerinde provizyon işlemlerinin yapılmasını destekleyen, verinin işlenmesi, saklanması, güvenliğinin sağlanması, gizliliğinin korunması ve doğrulanması ile bilgi teknolojisi, iletişim ağı ve ödeme hizmetleri için kullanılan araçların tedarik ve bakımını kapsayan, teknik hizmet sağlayanların işlemin herhangi bir anında transfer edilen fonun sahibi olmadığı hizmetler,
  10. Sadece ödeme aracını çıkaranın iş yerinde, sınırlı bir hizmet sağlayıcı ağında ya da sınırlı bir mal veya hizmet çeşidi için ödeme aracını ihraç eden ile yapılan ticari bir anlaşma çerçevesinde gerçekleştirilen mal veya hizmet alımında kullanılabilen araçlara ilişkin işlemler,
  11. Bir bilişim veya elektronik haberleşme cihazı aracılığıyla gerçekleşen, bilişim veya elektronik haberleşme işletmecisinin ödeme hizmeti kullanıcısı ile mal veya hizmet sağlayıcısı arasında sadece aracı olarak faaliyet göstermediği durumlarda, satın alınan mal veya hizmetlerin bilişim veya elektronik haberleşme cihazına aktarıldığı ve söz konusu cihaz aracılığıyla kullanıldığı ödeme işlemleri,
  12. Ödeme hizmeti sağlayıcıları ile bunların temsilcileri veya şubeleri arasında kendi nam ve hesaplarına yapılan ödeme işlemleri,
  13. Ana şirket ile bağlı ortaklıkları veya bağlı ortaklıkların kendi aralarında gerçekleşen ve aynı gruba ait bir şirket dışında hiçbir ödeme hizmeti sağlayıcısının aracılık etmediği ödeme hizmetleri,
  14. Ödeme hizmetlerinden herhangi birini sunmayan ve ödeme hesabından para çeken müşteri ile yapılmış çerçeve sözleşmenin tarafı olmayan bir hizmet sağlayıcı tarafından işletilen ve kart çıkaran bir veya daha fazla kuruluş adına çalışan ATM’ler aracılığıyla nakit çekimi hizmetleri,
  15. Merkez Bankası tarafından belirlenecek diğer işlem ve hizmetler.

Elektronik para kuruluşları birbirlerinden farklı iş modelleri ile faaliyet göstermektedir. Mevzuatta sıralanan birçok alanda faaliyet gösteren olduğu gibi sadece para transferi işlemlerini yerine getiren kuruluşlar da bulunmaktadır. Örneğin, İstanbul Belediyesi’ne ait olan BELBİM Elektronik Para ve Ödeme Hizmetleri A.Ş. sadece toplu taşımanın ücretlendirilmesi ve belediye hizmetlerinin karşılanması alanında tekel konumunda hizmet vermektedir. Mevcut durum itibarıyla altı elektronik para kuruluşu ön ödemeli kart ihraç etmekte ve beş kuruluş sanal POS hizmeti sunmaktadır. Sektörde yer alan iki telefon operatörü ise diğer elektronik para kuruluşlarından farklı olarak telefon numarası ile online ödeme yapılmasına imkân tanımaktadır.

  • MEVCUT ELEKTRONİK PARA KURULUŞLARI

Kanun 2013 yılında yayımlandığında “ödeme hizmeti sağlayıcıları”, “ödeme kuruluşları” ve “elektronik para kuruluşları” ile ilgili olarak Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (“BDDK”); “ödeme sistemleri” ve “menkul kıymet mutabakat sistemleri” ile ilgili olarak ise Merkez Bankası görevlendirilmişti.

Akabinde meydana gelen gelişmeler kapsamında ödemeler alanına ilişkin olarak BDDK’ya ait düzenleme ve denetleme yetkileri Kanun’daki bütünlüğü sağlamak üzere Merkez Bankası’na verilmekte ve ödemeler alanında ortaya çıkan ihtiyaçlara paralel olarak, 22 Kasım 2019 tarihli ve 7192 sayılı “Ödeme ve Menkul Kıymet Mutabakat Sistemleri, Ödeme Hizmetleri ve Elektronik Para Kuruluşları Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile Kanun’da birtakım değişiklikler yapılmıştır.

Yapılan değişiklikler sonucunda Türkiye’de faaliyet gösteren ödeme ve menkul kıymet mutabakat sistemlerinin düzenleme ve gözetim yetkisinin yanı sıra 1 Ocak 2020 tarihinden itibaren ödeme hizmetleri ve ödeme hizmeti sağlayıcıları ile elektronik para kuruluşlarının düzenlenmesi, lisanslanması ve denetlenmesinden sorumlu otorite olarak Merkez Bankası belirlenmiş bulunmaktadır.

1 Ocak 2020 itibariyle Türkiye’de ödeme kuruluşu ya da elektronik para kuruluşu olarak faaliyet göstermek isteyen, BDDK’dan henüz faaliyet izni almamış kuruluşların Merkez Bankası’ndan faaliyet izni alması gerekmektedir.

İşbu makalede; yakın tarihte Dünya genelinde yaşanan tedarik problemi ile Türkiye’de yabancı para kurlarında yaşanan dalgalanmalar nedeniyle Türk Borçlar Kanunu’nda (TBK) düzenleme alanı bulan, beklenmeyen hal, mücbir sebep ve ifa imkansızlığı kavramları hukuki tartışmalara girmeden özetle tanımlanmaya çalışılacak, akabinde düzenlenecek sözleşmelerde dikkat edilmesi gereken hususlara yer verilecektir.

  1. GİRİŞ

Türk mevzuatında sözleşmeye bağlılık ve sözleşme serbestisi ilkeleri (TBK m.26) benimsenmiştir. Bu ilkelere göre, sözleşme yapıldığı andaki gibi aynen uygulanmalıdır. Diğer bir anlatımla, sözleşme koşulları borçlu için sonradan ağırlaşmış, edimler dengesi sonradan çıkan olaylar nedeni ile değişmiş olsa bile, borçlu sözleşmedeki edimini aynen ifa etmelidir. Bir sözleşme geçerli bir şekilde kurulduktan sonra, koşullar ne kadar değişirse değişsin, taraflar sözleşmenin gereğini aynen yerine getirmek zorundadırlar (KILIÇOĞLU Ahmet M., Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Turhan Kitabevi, 18. Bası, Ankara 2014, syf.260).

Ancak, gerek hukuk sistemimizde, gerekse TBK’da yer alan bir kısım düzenlemeler ile sözleşmeye bağlılık ve sözleşme serbestisi hükümlerinin istisnaları belirlenmiştir. Bu istisnalara aşağıda değinilecektir.

  1. BEKLENMEYEN HAL

Beklenmeyen hal kavramı Türk Kanunlarının hiçbirinde tanımlanmamıştır. Doktrinde ise beklenmeyen hal kavramı üzerine çeşitli tanımlar yapılmıştır. Bir tanıma göre umulmayan hal; “Bir borcun veya tümsel olarak bir ödevin ihlaline, (objektif ve nisbi anlamda) kaçınılmaz bi şekilde sebep olan, olay veya olaylar grubudur.”

Sözleşme yapıldığında karşılıklı edimler arasında mevcut olan denge sonradan şartların olağanüstü değişmesiyle büyük ölçüde tarafların biri aleyhine katlanılamayacak derecede bozulabilir. İşte bu durumda sözleşmeye bağlılık ilkesine sıkı sıkıya bağlı kalmak adalet, hakkaniyet ve objektif hüsnüniyet kaidelerine aykırı bir durum yaratır hale gelir.

Hukukta bu zıtlık (Clausula Rebüs Sic Stantibus -beklenmeyen hal şartı- sözleşmenin değişen şartlara uydurulması) ilkesi ile giderilmeye çalışılmaktadır. İşte bu bağlamda hakim, somut olayın verilerine göre alacaklı yararına borçlunun edimini yükseltmeye veya borçlu yararına onun tamamen veya kısmen edim yükümlülüğünden kurtulmasına karar verebilir ve müdahale ederek sözleşmeyi değişen koşullara uyarlar. Bununla birlikte her talep vukuunda sözleşmeyi değişen hal ve şartlara uydurmak mümkün değildir. Aksi halde özel hukuk sistemimizde geçerli olan “irade özgürlüğü”,”sözleşme serbestisi” ve “sözleşmeye bağlılık” ilkelerinden sapma tehlikesi ortaya çıkar. Sözleşmeye müdahale müessesesi istisnai, tali (ikinci derecede) yardımcı nitelikte olup, ancak uyarlama kurumunun şartlarının mevcudiyeti halinde anılan kurumun uygulanması gündeme gelebilecektir.

TBK’nin 19. maddesindeki buyurucu hükümlere aykırı olmamak koşuluyla irade hürriyeti ve akit serbestisi sınırları içinde taraflar diledikleri gibi sözleşme yapabilirler. Sözleşme ilkesine egemen olan ve öncelikle uyulması ve uygulaması gereken hükümler sırasıyla, amir hükümler ve amir hükümlere aykırı olmamak kaydıyla tarafların kendi kararlaştırmalarıdır. Sözleşmeyi geçersiz saymak tarafların amacına aykırı düşer (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 09.09.2021 tarih ve 2021/621 E., 2021/8089 K. Sayılı kararı).

TBK’nin 119. maddesinde beklenmedik halden sorumluluk şu şekilde düzenlenmiştir;

  • “Temerrüde düşen borçlu, beklenmedik hâl sebebiyle doğacak zarardan sorumludur.

Borçlu, temerrüde düşmekte kusuru olmadığını veya borcunu zamanında ifa etmiş olsaydı bile beklenmedik hâlin ifa konusu şeye zarar vereceğini ispat ederek bu sorumluluktan kurtulabilir.”

Söz konusu tanımlamalar doğrultusunda, Dünya genelinde yaşanan tedarik zincirindeki sorunlar, durumun hal ve koşullarına göre, beklenmedik hal olarak değerlendirilebilecek olup, beklenmedik hal değerlendirmesi yapılırken her somut olay özelinde ayrı ayrı değerlendirme yapılması gerekecektir. Diğer taraftan, Türkiye’de son zamanlarda yabancı para kurlarında yaşanan dalgalanmanın beklenmedik hal olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceği tartışmalıdır. Nitekim, Yargıtay birçok kararında, enflasyon olgusunun ülkemizde yaşanan yeni bir olgu olmadığı, tarafların yabancı para borcunun Türk Lirası karşısında devamlı olarak değer kazanmakta olduğunu öngörebileceği artık ülkemizde yaşanan ekonomik krizlerin, tacirler açısından, önceden öngörülemez nitelikte olmadığı görüşü benimsenmiş; sonradan bu kararlar kısmen yumuşatılmış yararlar dengesini aşırı derecede bozan olaylarda sözleşmenin uyarlanmasına karar verilebileceği, yabancı para borcunun hakkaniyete uygun oranda indirime tabi tutulacağı kabul edilmiştir (Kılıçoğlu A.; s.261-262). Buna göre, yabancı parada yaşanan dalgalanmalar nedeniyle, uygulamada çıkabilecek uyuşmazlıklar konusunda Yargıtay’ın kararları belirleyici olacaktır.

Bugün itibarıyla Yargıtay’ın mevcut görüşünün “döviz kurunda yaşanan dalgalanmaların tarafların sözleşme koşullarını değiştirmesi için gerekçe oluşturmayacağı” yönünde olduğu unutulmamalıdır.

“Ülkemizde 1958 yılından beri devalüasyonlar ilan edilmekte sık sık para ayarlamaları yapılmakta, Türk parasının değeri dolar ve diğer yabancı paralar karşısında düşürülmektedir. Ülkemizdeki istikrarsız ekonomik durum davacı tarafından tahmin olunabilecek bir keyfiyettir.” (HGK 2014/1614 E., 2014/900 K. ve 12.11.2014 tarih)

  1. MÜCBİR SEBEP

Mücbir sebep kavramı, Beklenmeyen Hal kavramı gibi ne Medeni Kanunumuzda ne Borçlar Kanunumuzda ne de diğer kanunlarda tanımlanmamıştır. Doktrinde olduğu gibi, Yüksek Mahkeme tarafından çeşitli kararlarda mücbir sebep kavramı tanımlanmaya çalışılmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurul Kararlarından birinde mücbir sebebi şöyle tanımlamaktadır: “Mücbir sebep, genel olarak sezilemeyen ve karşı konulamayan bir olgudur”.

Mücbir sebep altı unsura sahiptir:

1) Olay,

2) Olayın Davranış Normunu veya Borcu İhlali,

3) Olay ile İhlal Arasında Uygun İlliyet Bağının Varlığı ,

4) Haricilik,

5) Kaçınılmazlık

6) Öngörülemezlik.

Bu unsurlar umulmayan halin unsurları ile karşılaştırılacak olursa, esasında aralarında özellik genellik ilişkisi olduğu, mücbir sebebin umulmayan hali kapsadığı görülecektir. Buna göre her mücbir sebep bir “umulmayan haldir”; fakat her umulmayan hal “mücbir sebep” olarak kabul edilemez.

Mücbir sebepte olayın nedeni bilindiği halde önlenmesi olanağı yoktur. Mücbir sebep teşkil eden haller, insanların elindeki araçlarla karşı koyamayacağı ve çoğunlukla da doğadan kaynaklanan olaylardır.

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 02/05/2014 tarih ve 2014/13893 E. – 2014/19777 K. sayılı kararında da mücbir sebep, hukukta bir sorumluluğun yerine getirilmesini veya bir hakkın veya hukuksal imkânın veya kanuni bir avantajın kullanılmasını veya talep edilmesini, kısmen veya tamamen, geçici veya daimi surette engelleyen, bu niteliği dolayısıyla sorumluluğu kaldıran veya yerine getirilmesini, süresini geciktiren veya sorumluluğun niteliğini değiştiren, bir hakkın veya hukuksal imkânın veya kanuni bir avantajın kullanılmasına ilişkin sürelerin yeniden tanınmasını, sürelerin uzatılmasını veya eski hale iade edilmesini gerekli ve zorunlu kılan, kişinin önceden beklemediği, öngöremeyeceği ve tahmin edemeyeceği, beklese ve tahmin etse bile, kişilerin alabilecekleri her türlü tedbirlere rağmen meydana gelmesini engelleyemeyeceği, kişilerin tedbir alma ve ihmalde bulunmama yükümlülüklerini aşan nitelikte ve ağırlıkta olan, dıştan gelen, olağanüstü, olağan dışı ve devamlı olanın dışında gerçekleşen nitelikte bir olay, olgu veya durumu olarak tanımlanmıştır.

Bulaşıcı hastalık, borç ilişkisinin tarafları dışında, tarafların öngörmeleri ve engellemeleri mümkün olmayan hastalıktır. Bu yönüyle mücbir sebep oluşturur. Ancak önlenebilen ve engellenebilen bulaşıcı hastalık mücbir sebep oluşturmaz (Kılıçoğlu A.; Bulaşıcı Hastalığın Borç İlişkilerine Etkisi adlı makalesi, s. 1.).

Belirtilmelidir ki, her durumda Covid-19 mücbir sebep olur mu, beklenmeyen hal olarak da nitelendirilebilir mi sorusunun cevabı için sözleşme özelinde değerlendirme yapmak gerekmektedir. Özellikle Covid-19’un varlığının belli ve öngörülebilir olduğu süreçlerde imzalanan sözleşmelere dikkat ile yaklaşılması gerekecektir.

  1. İFA İMKANSIZLIĞI

Sözleşme kurulmasında ana prensibin sözleşme serbestisi olduğu belirtilmişti. Ancak, bu kuralın mutlak olarak uygulanması adil olmayan sonuçlar doğurabilir. TBK bu konuyu borçların hüküm ve sonuçları arasında “ifa” ile ilgili olduğunu kabul ederek 138. Maddesinde düzenlemiş bulunmaktadır (KILIÇOĞLU Ahmet M., Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Turhan Kitabevi, 18. Bası, Ankara 2014, syf.260).

TBK’da ifa imkansızlığı; kısmi ifa imkansızlığı (TBK m. 137) ve aşırı ifa güçlüğü (TBK m. 138) olarak düzenlenmiş olup, sonuçları aşağıda tablo şeklinde özetlenmiştir.

 

MÜCBİR SEBEP NEDENİYLE

 

İfa İmkansızlığı İfanın Gecikmesi Gereği Gibi İfa Etmeme

 

Mücbir sebep kabul edilen bir neden sonucunda ifa imkânsız hale gelirse edimin borçlusu tazminat ödemeksizin borcundan kurtulur. Bununla birlikte Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde imkânsızlık sebebiyle borçtan kurtulan borçlu, karşı taraftan almış olduğu edimi sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri vermekle yükümlü olup, henüz kendisine ifa edilmemiş olan edimi isteme hakkını kaybeder. Yani TBK md. 136’da yer alan düzenleme gündeme gelir ve borç sona ermiş kabul edilir ve sözleşme ihlalinden söz edilemez. İfanın mücbir sebepler sonucunda gecikmesi doktrinde geçici imkânsızlık olarak da adlandırılmaktadır. Borçlu borcunu ifa etmemekle temerrüde düşer ve TBK md. 118 gereği Temerrüde düşen borçlu, temerrüde düşmekte kusuru olmadığını ispat etmedikçe, borcun geç ifasından dolayı alacaklının uğradığı zararı gidermekle yükümlüdür. Dolayısıyla mücbir sebep nedeniyle gecikme, temerrüdün kusura bağlı sonuçlarından borçlunun kurtulmasını sağlar. Tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde ise alacaklı aynen ifadan vazgeçip müspet zararının tazminini isteyemeyecektir. Alacaklı sözleşmeden dönme hakkını borçlunun kusuru olmasa da kullanabilecektir fakat bu durumda kusura bağlı olan menfi zararın tazminini borçludan talep edemeyecektir. Aynı şekilde, ifasına başlanmış olan sürekli borç ilişkilerinde, TBK 126 uyarınca, borçlunun kusurundan bağımsız olarak sözleşmeyi feshetme imkânına sahip olan alacaklı, anılan hüküm çerçevesinde zararının tazminini de isteyemeyecektir. TBK md. 112 uyarınca borcun hiç veya gereği gibi ifa edilmemesi halinde borçlu, kendisine hiçbir kusurun yüklenemeyeceğini ispat etmedikçe, alacaklının bundan doğan zararını gidermekle yükümlü olacaktır. Bu halde alacaklı sözleşmeye aykırı ifayı reddedip borçluyu temerrüde düşürebileceği gibi TBK md. 112’de yer alan tazminat talep etme hakkını saklı tutarak ifayı kabul de edebilecektir. Mücbir sebep nedeniyle edimini gereği gibi ifa edemeyen borçlu alacaklının ifayı reddettiği durumda temerrüdün kusura bağlı sonuçlarından sorumlu tutulamayacaktır. Yine alacaklı ifayı kabul etmekle birlikte TBK md. 112’den doğan tazminat hakkı borçlunun kusursuzluğunu ispat edememiş olması şartına bağlı olduğundan mücbir sebep halinde borçlu tazminat yükümlülüğünden kurtulacaktır.
  1. SONUÇ

 

Yakın tarihte Dünya genelinde yaşanan tedarik zincirindeki sıkıntılar tedarikçilere yansımakta ve tedarikçiler tarafından edimlerin yerine getirilmesinde gecikmeler ve hatta edimlerin hiç yerine getirilememesi gibi neticelerle karşılaşılmaktadır. Yine Türkiye’de yabancı parada yaşanan dalgalanmalar da tedarik sürecinde problemlere neden olmakta veya ilgili ticari ilişkinden beklenen faydayı önemli ölçüde etkilemektedir. Tüm bu sebeplerin, somut olay özelinde değerlendirilmesi ve ticari taraflar arasında akdedilen sözleşmelere bu yönde düzenlemelere yer verilmesi önem taşımaktadır. Her somut olay özelinde ayrı değerlendirme yapılması gerekeceğinden, sözleşmelerin dikkatle değerlendirilmesi gerekecek ve ihtiyaca göre mücbir sebep, beklenmeyen hal ve ifa imkansızlığı hususlarını ihtiva eden düzenlemeleri sözleşmelere eklemek gerekecektir. Aksi takdirde konunun yargıya taşınması halinde dahi; Yargıtay’ın mevcut görüşü de nazara alınarak basiretli tacir sıfatıyla sözleşmeye imza atan tarafların sözleşmede tanımlı yükümlülüklerini değiştirmeksizin yerine getirmesi kararının ihdas edilmesi yadsınamaz bir ihtimaldir.